23 Nisan 2017 Pazar

IQ - Tales From the Lush Attic (1983)

80'li yıllar Progressive Rock'ın hem ölümünün ilan edildiği hem de hala canlı olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yıllardı. 1980 yılında Genesis "Duke" ile bir yandan Phil Collins'e ilk defa ipleri veriyor gibi gözükürken öte taraftan tarihinin ikinci çok bölümlü destan eserini (epic) ortaya koyuyordu. 1981'de King Crimson "Discipline" ile geri dönecek ama bu dönüş alışılıp sevilmiş Crimson çalışmalarından çok farklı olacak "New Age'leşmiş" bir Crimson ile karşılaşılacaktı. Öte tarafta hepimizin bildiği üzere 70'li yılların sonunda bir punk kalkışması yaşanmış 80'li yıllarla birlikte ana akımdaki yerini post-punk'a oradan new romantics denilen akıma bırakarak farklı formlarda geleneksel rock sesini dönüştürmekle bir nevi yapıbozuma uğratmaktaydı...

Tüm bunların arasında Britanya'da ise yeni nesil bir progresif rock sahnesi türemekle meşguldü. Özellikle İskoçya ve İngiltere'den çıkan gruplar ardı ardına Britanya'nın yeraltı kulüplerinde adından söz ettirmeye başlamış, müzik şirketlerinin ilgisini çekmişlerdi. Neredeyse bir kuralmışçasına Peter Gabriel dönemi Genesis'inden etkilenen ve bunu gizlemekten hiç çekinmeyen bu gruplar daha sonra "neo progresif" denilen etiket altında incelenecekti. 1983 yılında çıkan Tales From the Lush Attic ne progresif sahnenin çıkardığı ilk albümlerden biri olma özelliğini taşır ve sadece IQ'nun müziğine değil neo progresife de iyi bir giriş albümüdür.

Albümde beş şarkı yer alıyor, bunlardan ikisi "destan eser" olarak adlandırabileceğimiz The Last Human Gateway ile The Enemy Smacks. Bu şarkıların ilki oldukça iyi kurulmuş bütünlüklü bir eser olmakla birlikte yer yer Genesis'in Supper's Ready'sini hatırlatıyor. Özellikle vokalist Nicholls'ün tarzı bu alt-türün tüm gruplarına yöneltilen "Peter Gabriel kopyacılığı" ile damgalansa da ben Nicholls'ün sesinin kendine has bir üslubu olduğuna inanlardanım. The Enemy Smacks daha çok uzatılmış bir şarkı gibi dursa da oldukça eğlenceli ve karanlık bir tona sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki uzun şarkının yanında albümde iki tane "through the corridors" ile "my baby treats me rigt..." "ara müzik" diyebileceğimiz şarkı bulunuyor. Son olarak da grubun şahsi favorilerimden biri olan Awake and Nervous'tan bahsedebiliriz ki grubun beyni sayabileceğimiz Martin Orford'un performansına dikkat çekmemiz gereken şarkılardan biri.

IQ

Peter Nicholls / Vokal
Mike Holmes Akustik & Elektrik Gitar
Martin Orford / Klavye, Synthesiser, Mellotron
Tim Esau / Bass
Paul Cook Davul, Vurmalılar

TALES FROM THE LUSH ATTIC

01 - The Last Human Gateway – 19:57
02 - Through the Corridors – 2:35
03 - Awake and Nervous – 7:45
04 - My Baby Treats Me Right 'Cos I'm a Hard Lovin' Man All Night Long – 1:45
05 - The Enemy Smacks – 13:49
06 - Just Changing Hands – 10:18 


7 Ocak 2017 Cumartesi

the Microphones - It Was Hot, We Stayed in the Water (2000)



Nereden başlayıp, nasıl anlatmalı bilmiyorum. Elimizdeki ne bir progressive grubu ne psych ne de benzer klasik türler içerisinde değerlendirilebilecek bir grup. Ancak sanıyorum hem bizim buralarda(memleket semalarıdır kastettiğim) az biliniyor olması hem de son bir aydır tekrar radarıma giriş yapması, üstelik bu sefer öyle böyle değil, duş aldıktan hemen sonra dışarı çıkınca çarpan soğuk gibi ani ve sert bir giriş! Beni bu yazıyı yazmaya hatta paylaşmaya itiyor. Grubun adı the Microphones ve bu, birbirini takip eden şekilde üzerinde duracağım üç albümlerini kapsayacak olan üç ayrı yazının birincisi...



It was hot we stayed in the water, 2000 tarihinde Birleşik Devletlerin underground müzik çevrelerinde kendi çapında bir üne sahip olan plak şirketi k records tarafından yayınlandığı zaman elverum'un projesinin bu ilk "gerçek" albümünün elverum'un daha önceden bağlantılı olduğu deneysel gruplar; old time relijun veya d+'tan daha büyük bir iz bırakacağını, daha çok tanınacağını düşünmüyordu. Bunda haksız da sayılmazlardı çünkü hem elverum henüz şarkı yazarlığında ve prodüktörlükte varacağı seviyenin çok uzağındaydı hem de albüm bir bütün olarak sorunları olan bir albümdü.

Elverum the Microphones'u kurana kadar Washington civarında çeşitli noise rock, no wave gruplarıyla takılmış, punk hissiyatlı yapı bozumcu bazı albümlerin altına davulcu olarak imza atmış acayip bir adamdan farksızdı. Ancak the Microphones'u kurduktan sonra yayınladığı ilk bütünlüklü albümü Don't Wake Me Up ile başlayarak hem noise hadisesinden uzaklaşıp folk müziğe ve saha kayıtlarına kaydığının işaretlerini verecek hem de bir müzisyen olarak kişiliğinin tam da bu acayip, noise ile folkun buluştuğu bu noktaya ait olduğunu keşfedecekti.

It was hot we stayed in the water işte tam da bu keşiften sonra geliyor, albüme bütünlüklü bir tanım yapmak istersek sanıyorum hemen aklımıza "lo fi" gelecektir. Ancak hem Elverum'un bütün kayıtlarını dinlemiş biri olarak hem de iyi kötü bir müzik kulağına sahip sıkı bir müzik dinleyicisi olarak durumun bundan karmaşık olduğunu söylemek durumundayım, Elverum bir gelenek haline getireceği eklektik yaklaşımının ilk nüvelerini burada gösteriyor ve aynı şarkı içerisinde akustik folktan, noise rock benzeri enstürmental kopuşlara, bunlardan klasik rock formatına ondan da salt vokal dışında hiç bir ses duymadığımız "müzikli şiir okumalarına" kendisini atabiliyor, albüm için de benzer şeyler söylenebilir, albümü açan the pull genel olarak akustik folk gibi başlayan ancak hiç beklemediğiniz anda dünyanın en büyük kapanışını yapıyormuş havasına giriverebilen bir şarkıyken, the drums salt davulların neredeyse bir geçit töreni bandosu havasında giderken bir anda sanki bu bando zincirleme bir kazaya karışmış gibi kaotik bir hal alabiliyor veya the glow gibi neredeyse neutral milk hotel'den çalıntıymış gibi duran bir "lo fi" havasıyla başlayıp bir anda kendi iç dinamiğine sahip bitmeyen bir soloya dönüşebilen şarkılara bağlanabiliyor.

Ancak sanıyorum albümün ve bu birbirini takip edecek olan üç yazının ( ve albümün) en önemli noktası olan "öykü" bu albümlerin ve tabii ki "it was hot..."'ın en önemli etmeni. bu devam eden öykü zamanla kendi içinde bir anlam kazanmaya başlamış olsa da hiç bir zaman kendini açmamış özellikle de motivasyonu her zaman belirsiz kalmış bir öykü. Olay şu: it was hot..., the glow pt.2 ve mt. eerie, bir karakterin ölümünü kendisine tema seçen üç albüm. Bildiğimiz ise şu; the glow pt. 2 karakterin ölümünü anlatırken, mt eerie işi mistik bir boyuta taşıyarak karakterin ölümünden sonrasını anlatmaktadır. Peki o halde, it was hot'ın anlattığı nedir? Doğruyu söylemek gerekirse it was hot...'ın özlü olarak kendisini takip eden albümler gibi bir öykü anlatmak derdi olup olmadığından emin değilim ancak ölüm temasını ve daha sonraki albümlerde duyacağımız bazı motifleri burada da buluyoruz. The Glow Pt.2'deki deniz motifinin It was hot'ın da temelini oluşturması; "ice", "the glow", "the pull" gibi şarkıların sözleri itibariyle bu anlatı içerisinde yer alıyor olması ihtimali çok yüksek. Ama unutulmamalı ki bu albüm içerisinde bir adet Eric's Trip coverı ( Sand) bir adet de Karl Blau göndermesi ( Karl Blau) barındıran özlü olarak konsept olmayan bir konsept albüm.


Özetlemek gerekirse: It was hot we stayed in the water, belki bu blogu takip edenlerin pek çoğunun ilgisini çekmeyen bir müzik türüne ait bir albüm ( en azından kağıt üzerinde) ancak yine bu satırları okuyan herkesi temin ederim ki Elverum'un projesi ve sırasıyla inceleyeceğim üç albüm de psych'a ilgi duyan herkese hitap ediyor çünkü aynı meraklı ruh, aynı deneycilik kendisini burada da gösteriyor. sanıyorum daha fazlasına da ihtiyaç duymuyoruz. Duymamalıyız.

29 Eylül 2016 Perşembe

Wishbone Ash / Just Testing (1980)

10. stüdyo albümü Just Testing, benim için Wishbone Ash bir iskambil destesi gibi ortada ikiye kesildiğinde altta görünen kağıt gibidir.

Kadroda Martin Turner isminin son kez göründüğü albüm grup için de bir çeşit dönüm noktasıdır mutlaka. Elbette sadık dinleyicileri grubu her haliyle benimseyip dinlemiştir. Fakat benim için ne yazık ki durum bu şekilde değil. İlk 10 albümden sonrasını listemde çoğunlukla yer almıyor.

Just Testing albümünün içeriğine dönersek ilk yüzden Living Proof ve Helpless öne çıkan parçalar, Insomnia ise alışılmışın biraz dışında bir tada sahip.

İkinci yüzde ise Master Of Disguise ruhun tamamlayıcısı gibi parıldıyor. Gerçekten de yeni bir şeyler denendiği hissini bırakıyor albüm geneli. Böyle düşünüldüğünde ismiyle uyumlu bir içerik karşımıza çıkıyor.

1980 yılında ilerleyen zamanda konserlerin parça listelerinde de zaman zaman görünecek olan güzel sololarla süslü eğlenceli bir ses olarak bırakılmış Just Testing  atmosferimize.

WISHBONE ASH

Andy Powell – Elektrik ve akustik gitar, vokal
Laurie Wisefield – Elektrik ve akustik gitar, geri vokal
Martin Turner – Vokal, bas gitar, akustik gitar
Steve Upton – Davul

JUST TESTING

01- Living Proof (5:40)
02- Haunting Me (4:36)
03- Insomnia (5:09)
04- Helpless (4:05)
05- Pay the Price (3:33)
06- New Rising Star (4:01)
07- Master of Disguise (4:26)
08- Lifeline (6:30)

20 Eylül 2016 Salı

Ekseption - Ekseption (1969)


Hollanda’dan grup çıkar mı demeyin. Ekseption, sanılanın aksine,yaptığı müzik ile kendisini kısa sürede tanıtabilmeyi başardı. Grubun ilk albümüne baktığımızda, şarkı isimlerinin tanıdık gözükmesi normaldir. Bunun nedeni, grubun klasik müzik parçalarını jazz fusion-prog-senfonik bir geçişgenlikte sunarak, dinleyicide adeta saydığım bu üç türden herhangi birini sevmese bile, yarattıkları kompozisyondaki  uyum sayesinde kendilerini bir şekilde içlerine çekmeyi başarabilmekteler.

Grubun paylaştığım ilk albümü olan bu albümün çıkışında dönemin Philips’inin katkısı yadsınamaz. Albümde kimlerin bestesi yok ki; Beethoven,Brain Bennatt,Aram Khachaturian ve niceleri…

Albümü sıradan 60’ların progresif albümleri gibi bakmak yanlış olur .Grup, sadece klasik müziğin topluma mal olmuş önemli bestelerini sanki kendilerine aitmiş gibi bir hava içinde çalmaktalar. Albümde sadece Little X Plus adlı parça grubun kendisine ait. Progresife ve caza dair aklınıza ne geliyorsa bütün enstrumanları şarkılarda duyabilmek mümkün. Grubun en önemli özelliklerinden bir tanesi, doğal olarak bahsettiğim gibi, parçaların klasik müzik bestelerinden alındığı için, büyük bölümünün enstrumantal parçalardan oluşması. İlk üç sonrasında oluşan eleman değişikliğinde çok kısada olsa sözlü parçalar icra ettiler (1970-1972 arası).

Klasik müzikten haz etmeyen bireylere kendilerini sevdirecek nitelikte çalışmaları var. Grubun ana elemanı Rick van der Linden’in grubun müzikal anlamdaki çizgisinin oluşmasında etkisi tartışılamayacak nitelikte. Bir dönem gruptan ayrılması ile grup içerisinde o kadar değişiklik oluyor ki neredeyse dağılma noktasına bile geliyor. İllaki grubun yaptığı müziği başka gruplarla lanse etme gerekirse, Crimson-Camel-Tull sevenlerin bakmasında fayda var. Albüm o kadar hızlı akıyor ki, sanki rüyadaymışsınız hissiyatına kapılabilirsiniz.

Yukarıda saydıklarımın dışında Beethoven ve Khachaturian sevenlerin Ekseption’u beğeneceklerine inanıyorum (Bir Khachaturian dinleyicisi olarak benim düşüncem bu yönde) Albümdeki sonu dance ile biten parçalar, orjinaline nazaran daha vurgulu ve gerçekten dans etme isteği bile oluşturmakta. Açılış parçası olan 5.senfonin klasik biçimde başlayıp, yer yer senfonik öğelerle birleşerek şahane bir mash up deneyimi oluşturmuş. Grubun diğer albümleri zamanla oluşan eleman değişikliklerinin etkisiyle, yer yer düşüşler hissediliyor. Özellikle bu albüm dışında bundan sonra çıkan iki albümü de edinmekte fayda var. En kısa zamanda o iki albümü paylaşmak umuduyla.


İyi dinlemeler.


EKSEPTION 

Rein Van Den Broek - Trompet
Rick Van Der Linden - Klavye
Cor Dekker  - Bas Gitar
Peter De Leeuwe - Davul  -Vokal
Rob Kruisman - Saksafon - Flüt - Vokal
Huib Van Kampen  - Solo Gitar - Tenor Saksafon


EKSEPTION 

1 – The 5th
2 – Dharma For One
3 – Little X Plus
4 – Sabre Dance
5 – Air
6 – Ritual Firedance
7 – Rhapsody In Blue
8 – This Here
9 – Dance Macabre Opus 40
10 - Canvas

15 Eylül 2016 Perşembe

Gong - The Flying Teapot (1973)


Psychedelic müzik ile jazz ne kadar iç içe geçebilir hiç düşündünüz mü? Üstüne üstlük birde filmlerdeki müzikal bölümlerin ve tiradların da içinde yer aldığını.. Gözlerini kapattığınızda, hele ki etrafınızda bir sürü kişi hareket halinde geziyorsa etrafınızda, kendinizi bir müzikal içinde hissetmeniz kaçınılmaz.

Alışılmış psychedelic havanın ötesinde, liriklerin daha az yer bulduğu, iniş çıkışların fazla olduğu albümde genel psychedelic öğelerin world müzik öğeleriyle buluşması ayrı bir kompozisyon oluşturmakta. Albümü bitirdiğinizde başınızın dönme ihtimali çok yüksek, ingilizce tabirle ''high'' diyebileceğimiz konsepte sahip.

Albümde progressif hava çok altlarda yer almakta, bunu şarkı geçişlerindeki tutarsızlıkla anlamak pek tabii ki mümkün. Özellikle albümün sonlarında space öğelerinin de şarkılara katılmasıyla, gerçek anlamda deneysel bir şölen içinde kendinizi bulabiliyorsunuz. Dinleyecek olanlara önerim, çakırkeyf vaziyetteyken etkisinin iki katına çıkması, bilginize :)

İyi Dinlemeler


GONG

Daevid Allen - Vokal,gitar
Tim Blake - Syntheiser,vokal
Didier Malherme - Saksofon,flüt
Steve Hillage - Gitar
Francis Moze - Bass,piyano
Laurie Allan - Davul

THE FLYING TEAPOT

1 - Radio Gnome Invisible
2 - Flying Teapot
3 - The Pot Head Pixies
4 - The Octave Doctors and the Crystal Machine
5 - Zero the Hero and the Witch's Spell
6 - Witch's Song/I Am Your Pussy


11 Eylül 2016 Pazar

Hawkwind - In Search of Space (1971)

Space rock deyince haliyle Hawkwind'i anmamak olmaz.Liriksel anlamın dışında,müziksel konseptin içine şahane bir biçimde uzay öğelerini yedirerek,türünün öncüsü diyebileceğimiz albümlere imza atmışlardır.In Search of Space albümü ise bu türün başlangıcı olarak kabul etmek mümkün
.
Daha öncesinde Pink Floyd'un her ne kadar girişim denemeleri olsa da,space rock'ın vücut bulduğu albüm diyebiliriz.Liriklerin olabildiğince az,müziğin daha fazla öne çıktığı bu albümde klasik progresif öğelerin yanında,psychedelic hava yaratan space öğeleri albüm kompozisyonunun tamamlayıcı noktaları arasında.Türden haz etmeyenler olsa bile,60's-70's lerin bilim kurgu dizi ve filmlerinin atmosferini az da olsa hissetme ve anma şerefine nail olabilirler.

Saksafon öğelerinin de bolca bulunduğu albüm,kanımca kült değerdedir.Grubun bu albümden sonraki albümleri keza daha farklı ve dolu konseptler barındırmakta lakin herşeyden önce pioneer dediğimiz türlerin oluşumunun ilk örnekleri dinlenmeden,türün ve grupların evrimi anlaşılamayacağı için bu tip yaklaşımları aktarmayı kendimce görev bilmekteyim.Albümde yer alan Silver Machine adlı parçada Lemmy vokal ve bas çalmakta.Daha sonraki 3 Hawkwind albümünün neredeyse tüm parçalarında vokal ve bass görevini sürdürmekte.


Geçenlerde paylaştığım Sam Gopal albümünde dile getirdiğim Lemmy'nin gruptan ayrılıp,bassçı olma serüveninin başladığı yer tam olarak burası.Herşeyden önce Motörhead'in temellerinin atıldığı,müzik tarihin değişime geçeceği ilk adımlar.



İyi dinlemeler


HAWKWIND


Dave Brock - Vokal,gitar,harmonika

Nik Turner - Saksafon,vokal,flüt
Del Dettmar - Syntesizer
Dave Anderson - Bass
Terry Ollis - Davul,perküsyon
Ian Kilmister(Lemmy) - Bass,vokal(Silver Machine)

IN SEARCH OF SPACE


1 - You Shouldn't do That

2 - You Know,You're Only Dreaming
3 - Master of the Universe
4 - We Took the Wrong Step Years Ago
5 - Adjust Me
6 - Children of the Sun
7 - Seven By Seven
8 - Silver Machine
9 - Born to Go

8 Eylül 2016 Perşembe

Sam Gopal - Escalator (1969)


İlk olarak, buradan herkese merhaba demek istiyorum. Malumunuz, ilk yazım olduğundan dolayı böyle bir giriş yapmayı sorumlu hissettim. Sam Gopal ismi bazılarımıza yabancı gelmeyecektir. Tek albümlerinin bulunmasının yanı sıra, genel psychedelic müziği Jimi Hendrix tınılarıyla etkileştirerek farklı bir konsept yaratmayı başardılar. Albümü dinleyenlerde, 60’ların Mississippi vari blues esintilerini hissetmeleri mümkün. Yukarıda bahsettiğim ismin yabancı gelmeme sebebi ise Motörhead’ten tanıdığımız Lemmy’nin ilk yer aldığı gruplardan olması.

Daha sonra rivayete göre bass gitar çalabilmek için gruptan ayrılma ihtiyacı duyuyor. Sonrası malum, grup resmi olarak sadece bu albümle müzik hayatına veda ediyor. Lemmy bu albümde hem gitar çalıp, hem de vokal yapıyor. Alışılmış vokalinin dışında Hendrix ve blues ezgileri sevenlere önerebilirim. Grubun 90’lı  yıllarda başka müzisyenler ile yapılmış bir albümü daha mevcut aslında, fakat dinleme şansına erişemedim.

Sam Gopal, genel olarak bu albümle bütünleştiği için (Lemmy’nin etkisiyle) sonradan çıkardıkları albümün esamesi pek okunamadığı ortada. Motörhead sevenler ya da Lemmy'i farklı bir şekilde dinlemek isteyenler için bir fırsat. Şimdilik Britanya üzerinden bir yolculuğa başladık, ileriki tanıtımlarda başka coğrafya ve türlere doğru yönelmek dileğimle.

İyi dinlemeler

SAM GOPAL

Ian Willis(Lemmy) - Vokal,ritim,lead gitar
Roger D'Elia - Akustik, lead gitar
Phil Duke - Bass

ESCALATOR

1 - Cold Embrace
2 - Dark Road
3- The Sky is Burning
4 - You're alone Now
5 - Grass
6 - It's only love
7 - Escolator
8 - Angry Faces
9 - Midsummer Nights Dream
10 - Seasons of the Witch
11 - Yesterlove
12 - Horse
13 - Back Door Man

5 Eylül 2016 Pazartesi

Captain Beyond / Dawn Explosion (1977)

Bobby Caldwell
kadroda olmasaydı sanırım bu albüm böyle güzel olmayacaktı. Davul gerçekten öne çıkacak kadar başarılı. Evet bence en belirgin özelliği buru. Üstelik bana göre Willy Daffern bu grubun daimi vokali değilse de Captain Beyond müziğine en yakışan ses. Yani tam isteyeceğim karışım Dawn Explosion, albüm kapağından itibaren müthiş enerjik.

Albümün ilk yüzünden özellikle Icarus oldukça nefis, ben hep ardına Fantasy eklerim. Bence gerçek sıralama da böyle olmalıydı.

Elbette tüm şarkılarda baslar coşmuş durumda.

Lee Dorman hem Iron Butterfly hem de Captain Beyond için büyük bir zenginlikti bence. Dinlerken ben de basları öne çıkaracak şekilde sesi değiştiririm hatta her seferinde.

Tabi dönem müziklerinin bir ayağı hep uzayda:) En az bir iki şarkıya yıldız tozları serpilmiş. Şu zaman bana biraz komik geliyor, absürd desen o hoşuma gidecek aslında. Ama bu şekli çiğ kalmış, sadece komik.

Toparlarsak 8 parçalık Dawn Explosion sözleri büyük yaratıcılık ya da derinlik eseri değil ama müziklerini severim. Vokalini davulunu, bas gitarını, Rhino sololarını.
Tadına bakılmalı.
Afiyetle.

CAPTAIN BEYOND

Bobby Caldwell / Davul, Vurmalılar, Back Vokal
Willie Daffern / Lead Vokal
Lee Dorman / Bass, Telliler, Back Vokal
Larry Reinhardt / Akustik, Elektrik & Slide Gitar

DAWN EXPLOSION

01- Do or Die (3:38)
02- Icarus (4:17)
03- Sweet Dreams (5:29)
04- Fantasy (6:02)
05- Breath of Fire, Part 1 &; Part 2 (6:19)
06- If You Please (4:13)
07- Midnight Memories (3:59)
08- Oblivion (4:00)

4 Eylül 2016 Pazar

Traffic / Traffic (1968)

Aralardan sonra DMC-12 ön koltuğundan 68'e doğru adımlarsak artık albümlere göre anlatım yapılacakmış. Deneyelim.

Genele bakarsak enerjisi oldukça yüksek bir albüm. Sözleri demek istemiyorum çünkü daha da güzeli hikaye tadındaki şarkılarla dinleyicinin hayal gücünü harekete geçiriyor. 2000 ve 2001 yıllarında yeniden paketlenirken içerisine eklenen bonus parçalar da ayrıca keyifli. Bu albümün ışıltısı hep Feelin' Alright? ve 40,000 Headmen üzerinde kalmıştır. Şahsen Feelin' Alright? sevdiğim bir Traffic şarkısı değil. Ön sıralardan Pearly Queen değişiktir ve artık kapanışa yakın bütüne oynamayarak albümün en güzeli bana göre No Time to Live olmuştur. Hem de sözler bu sefer genelin aksine sadeleşmişken.

Her şarkıda enstrüman konusunda ciddi bir zenginlik varolduğu için vokalin tatlı uyumu zaman zaman geri planda bile kalabiliyor.

Tekrarlı dinledikçe daha fazla ayrıntı yakalatan erken dönem ustalık eserlerinden bir albüm, meraklısına.

TRAFFIC

Steve Winwood / Vokal (2,4,7,9,10), Org (2,3,7,8), Piyano (5,6,9), Harpsichord (8), Gitar (1-4,7), Bass (1,2,5,6,9)
Dave Mason / Lead Gitar (3), Akustik Gitar (1,5,6), Armonika (2,3), Bass (8), Org (9), Vokal (1,3,5,6,8)
Chris Wood / Flüt (2,6,7), Tenor Saksafon (1,5), Soprano Saksafon (3,8,9), Ziller (7), Davul, Vurmalılar (10)
Jim Capaldi / Davul, Vurmalılar (4), Klavye, Vokal, Alto Klarnet (6)

TRAFFIC

01 - You Can All Join In 3:40
02 - Pearly Queen 4:21
03 - Don't Be Sad 3:25
04 - Who Knows What Tomorrow May Bring 3:15
05 - Feelin' Alright? 4:20
06 - Vagabond Virgin 5:22
07 - Forty Thousand Headmen 3:14
08 - Cryin' to Be Heard 5:12
09 - No Time to Live 5:20
10 - Means to an End 2:35

The Moody Blues - On the Threshold of a Dream (1969)

Şimdi The Moody Blues denildiğinde illa ki Nights In White Satin bir açılır, dinlenir, en azından mutlaka adı anılır. Kabaca araştırdım ikinci en sevilen şarkısına göre yaklaşık 5 kat daha fazla dinlenmiş.

Neyse ki On the Threshold of a Dream bu yazının konusu.

Konsept albüm deniliyor, şu günlerde rezalet örneklerine denk geliyorum açıkçası. Hatta ne yazık ki ateşli dinleyicileri içeriğin yetersizliğini kavrayamadıkları için eleştirilere "Bi kere bu konsept albüm! Daha ne olduğunu bile bilmeyenler yorum yapmasın!!" gibi güdük yanıtlar diziyor. Bence bu albüm şahane bir örnektir neyin ne olduğuna. Elbette öncesi de var ama şahsi favorim On the Threshold of a Dream kıtlıkta bile doyurucudur.

The Moody Blues, konsept etiketiyle gerçekten çok güzel albümler çıkarmıştır. Aslında artık yeni nesil listeler halinde dinliyorsak da albümleri, burda ön-arka fikirleri ayrıktır. İlk 6 şarkı başlangıçtır, aşktır, hayaldir, rüyadır ama arka yüz yola koyulur.

Gerçekten bir kapı açılır ve hikaye In the Beginning ile başlatılır. Sanki birden radyo açılır fonda bir müzik duyulur. Nerden seslendiği anlaşılmayan Lovely To See You. Ara sıcak mı ana yemek mi henüz çözememişken Dear Diary o kadar sakin sabit ve içeriğe uygun bir müzikle geliyor ki gerçekten bir günlüğün sayfalarını çevirmek gibi bıraktığı his. Anlatılanı usluca dinlemek düşüyor sadece.

Hayır Nights In White Satin güzel değil demiyorum ama peki Never Comes The Day çiçek değil mi? Ben bayılıyorum ve gerçekten nefis.

You know it's true,
We all know that it's true.

denilmiş zaten, fazla söze gerek bırakmadan.
Tembel bir günün ortasından büyülerin içerisine gayet kesintisiz bir geçiş.
Yenilerin eline yüzüne bulaştırdığı kısımlardan biri de bu galiba. The Dream ne kadar güzel bir tamamlayıcı fikrin içerisinde.

Part 1-2-3,...,n gibi dizilen serilere hep özel bir sempatim olmuştur Duydun mu? Duydum, duyuyorum, duyabilirim derken sona ve bıraktığı tatlı hisse ulaşıyoruz.

Güzeller güzeli bir The Moody Blues albümü On the Threshold of a Dream, keyifle dinleyeceklere sevgilerle.

THE MOODY BLUES

Justin Hayward / Akustik & Elektrik Gitar, Çello, Lead Vokal
Michael Pinder / Hammond, Piyano, Mellotron, Çello, Lead Vokal
Ray Thomas / Armonika, Flüt, Piccolo, Obua, Tamburine
John Lodge / Bass, Double Bass, Çello, Lead Vokal
Graeme Edge / Davul, Vurmalılar, VCS3 synth

ON THE THRESHOLD OF A DREAM

01- In The Beginning (2:08)
02- Lovely To See You (2:35)
03- Dear Diary (3:56)
04- Send Me No Wine (2:20)
05- To Share Our Love (2:54)
06- So Deep Within You (3:07)
07- Never Comes The Day (4:43)
08- Lazy Day (2:43)
09- Are You Sitting Comfortably (3:29)
10- The Dream (0:57)
11- Have You Heard? (Part 1) (1:40)
12- The Voyage (3:58)
13- Have You Heard? (Part 2) (2:32)