11 Temmuz 2009 Cumartesi

Sweet Smoke - Just A Poke (1970)

Bir hafta önce Sweet Smoke'a ait olan yerli basım "Silly Sally" kırkbeşliğini görence kafamda bir şimşek çaktı...

Yaklaşık bir sene önce Chase'in "Chase" albümüne bir yorum gelmiş (ben o sıra izleyiciydim); fakat bahsi geçen Sweet Smoke benim tarafımdan ortada görülmemişti.


"HAYIR.............................................

Sweet Smoke (yani tatlı sigara) ne yeni bir sigara markasıdır, nede haşhaş veya eroin içmeye bir davettir. Sweet Smoke, kişinin önce kulaklarına dolan, oradan beynine giden güçlü bir topluluktur..........................

Önce çıldırtıcı bir müzik düzeni taşıyan parça sizi azgın bir dalga gibi alıp oradan oraya vuracak sonrada sakinleşen bir denizle kumsalı okşıyacaksınız.
........Parçayı dinlerken enstrümanların kullanış düzenindeki maharete hayran kalacaksınız.....................
Sweet Smoke (yani tatlı sigara) daki müzik tam günün müziği. Gençliğin bunalımlarını dağıtan... dinledikçe gergin vücutları yumuşatan... beyinlerdeki karamsarlığı yıkayan bir yeni akım rüzgarı bu...
Gök gibi gürleyen ve sonra fısıldayan..................

.....Hayır, Sweet Smoke (yani tatlı sigara) ne yeni bir sigara markasıdır, nede haşhaş veya eroin içmeye bir davettir.
.....Ne olduğunu mu merak ettiniz............
ÖYLEYSE DİNLEYİN............................"


Yazı hatalarına bile dokunmadan naklettiğim bu metin Renin Batıgün'ün kaleminden çıkma ve bahsi geçen Türkiye baskılı kırkbeşliğin arka kapağında yazıyor; lakin sizlerle bir an önce paylaşmanın heyecanı içerisinde olduğum uzunçaların arka kapağından esinlenildiği açık !


Albüme gerekli yorumun
(müzikal yönden) yapıldığını düşündüğüm için yorumu yorumlamak istedim. Prodüktörler için bir avuç hippi ile uğraşmak zor olsa gerek ki; "Just A Poke"un "ot çeken kimse ve onun tribi" konulu plak kapağının gençler üzerindeki negatif etkisi arka kapaktaki yazıyla dengelenmeye çalışılmış. Bu sebepten ötürü ben plağın sadece bir yüzünü sevebildim !

Bu uzun çaları kırkbeşlik mantığıyla (her yüze bir şarkı gelecek şekilde) çıkardıkları için kendilerine saygı duyduğumu belirterek yine de yorumumu yapmış olayım.


Sweet Smoke


Andrew Dershin / Bas

Jay Dorfman / Davul, Perküsyon

Marvin Kaminowitz / Gitar, Vokal
Michael Paris / Tenor Sax, Alto Recorder, Vokal, Perküsyon

Steve Rosenstein / Gitar, Vokal

Just A Poke


1 - Baby night (16:24)
2 - Silly Sally (16:22)

Il Balletto di Bronzo - Ys (1972)

İtalyanların progressive tarihi o kadar şöhretli olmasına karşın, progressive dinleyen kitleler her zaman bir sınırla yaklaşmışlardır.Çünkü İtalyanlar yaptığı işlerden,delilik sınırlarını zorlayarak dehaya ulaşmaya çalışırlar.İtalyanlar progressive tarihine çok önemli gruplar bırakmıştır. Le Orme, Premiata Forneria Marconi, Area ,Banco del Mutuo Soccorso en ünlenmiş gruplarıdır.Bu grupların albümleri sanki kendinizi bir müzikal şölende hissettirir.Girişinden itibaren kendinizi bambaşka bir havaya sokarlar.Bu grupların albümlerinden seçmelerde verilecektir.Biraz daha bekleyin hepsi olacak.

İşte hem müzikal bir şölende hem de konsept bir albüm arayanlar için ise Il Balletto Di Bronzo’nun Ys albümü önerilir.Bu albüm Leone tarafından yazılmıştır.Ys adlı güzide albüm dört bölümden oluşur. Introduzione(Giriş), Primo Incontro(Birinci Karşılama), Secondo Incontro(İkinci Karşılama),Terzo Incontro(Üçüncü Karşılama) ve Epilogo(Sonuç).Atmosferik bir klavye ve vokal’ın girişiyle albüme başlayacaktır; bunu takip eden 38 dakika boyunca ritmler aşırı dozda yüksek,sanki bu aletleri bize verdiniz ama biz bunları parçalarız İtalyanız lan biz havasındadır.

Ys adı neden bu kadar garip demeyin.Yazarımız Leone bu isimde bir şehir tasarlayıp kafasında efsanevi bir öyküsel anlatımla sizlere bunu gösterecektir.Aslında albüm arkasında epey bir türü barındırmaktadır.Progressive rock,psychedelic rock ve avant-garde/free jazz gibi türlerden beslenmişlerdir.Bu albümün her şeyi grubun vokali ve klavyecisi Gianni Leone’nin dehasından çıkmıştır.Ama diğer grup elemanlarıda epey yüksek bir efor harcamış olmalılardır.Aslında albümde tam bir ahenk ve senkroniye örnek gösteremeyiz.Grup elemanları kanımca bu uyumsuzluğun yarattığı havadan ortaya çıkanları.işte yarattığımız efsanevi şehir böyle bir yer gibi göstermek istemişlerdir.Size söyleyebileceğim dipnot ise lütfen albümün sonuna dikkat edin.

Il Balletto di Bronzo

Gianni Leone / Vokal,Klavye 
Lino Ajello / Gitar
Vito Manzari / Bas
Giancarlo Stinga / Davul

Ys

1 - Introduzione (15:11)
2 - Primo Incontro (3:27)
3 - Secondo Incontro (3:06)
4 - Terzo Incontro (4:33)
5 - Epilogo (11:30)


08 Temmuz 2009 Çarşamba

Jenghiz Khan - Well Cut (1971)

Blog sakinleri yazın esrikliğine kapıldı diye düşünürken hiç beklenmedik bir şekilde karşılık gördü bu fikir. Ne hikmetse coşkuya kapıldık ve boş geçtiğimiz Haziran'ın intikamını alırmışçasına çok albüm incelemesi yapıldı. Bu güzel harekete katkı yapmasak ayıp olurdu. Ve işte Jenghiz Khan...

Blogda birçok ülkeden gruplara yer verirken atladıklarımız da oluyor şüphesiz. Bu hem gözden kaçırmayla/unutmayla alakalı hem de öncelik sıralamasıyla. Dönem içerisinde öne çıkan ülkelerden gruplar ve albümler daha çok yer buluyor. Belçika dönemin öne çıkan ülkelerinden biri değil şüphesiz. O nedenle de Jenghiz Khan'ı bu kadar zaman sonra koyuyor olmak da pek yanlış bir hareket olmasa gerek. Gerçi Belçika'dan öncelikli olarak konabilecek Aksak Maboul ve Irish Coffee gibi gruplar varken Jenghiz Khan'ı koymak da enteresan tabi.

Jenghiz Khan 4 kişiden oluşan bir Hard Rock / Heavy Progressive grubu. Bazı yönlerden farklı gruplarla benzeşseler de kendilerine özgü bir tarza sahip oldukları rahatlıkla söylenebilir. Özellikle ilk parçada geri vokalleri duyduğunuzda Ken Hensley bu gruba da mı sızmış diye düşünmeden edemiyorsunuz. Hensley'in Uriah Heep'ten bildiğimiz o çığlıklı ince sesleri Pain'in altını dolduruyor ama Hensley olmadan. Ayrıca aynı parçada vokalin parçaya girişi ile gerçekten ortada bir "acı" durum olduğu sonucuna varabiliyorsunuz ki bu vokalin sesindeki çatlamalar, kırılmalar ile alakalı. Hard Working Man'deki davul ataklı giriş ile Mad Lover'daki klasik gitar girişi peşisıra gelen vokalle bütünleşip defalarca dinleyerek tadını çıkaracağınız parçaları ortaya koyuyor. Her iki parça da tekdüze sayılabilecek bir havada devam etse de Jenghiz Khan'ın tarzını ve kalitesini ortaya koyuyor. Grubun hem bass gitaristi hem de lead vokali olan Pierre Rapsat'ı kutlamak gerek. Son parça Trip to Paradise ise gerçekten bir yolculuğa çıkarıyor insanı. Folk'tan Jazz'a doğru uzanan bir arenada gidiş gelişler, iniş çıkışlar ile dolu bir yol izliyor. Hensleyvari geri vokaller burada da karşımıza dikiliyor ve Rapsat'ın vokaliyle farkında olunamayan bir düet havasına sokuyor parçayı. Parçanın ikinci yarısından sonraki bölümü enstrümanların birbiriyle oynaşması olarak adlandırılabilecek bir güzellikle devam ediyor.

JENGHIZ KHAN

Tim Brean / Klavye, Vokal
Big Frisma / Gitar, Vokal
Chris Tick / Davul, Vokal
Pierre Rapsat / Bass, Lead Vokal

WELL CUT

1 - Pain (7:46)
2 - Campus A (1:18)
3 - The Moderate (4:12)
4 - Campus B (1:32)
5 - The Lighter (5:15)
6 - Hard Working Man (4:41)
7 - Mad Lover (3:10)
8 - Trip To Paradise (10:12)

07 Temmuz 2009 Salı

Ramses - La Leyla (1976)

Öncelikle bu muhteşem blog'a ilk defa albüm eklemenin heyecanını yaşarken, "hangi albümü koymalıyım?" sorusu ile uzun süre bocaladığımı itiraf etmek istiyorum. Sonuç olarak Hannover'in güllerinden Ramses'in ilk albümü olan La Leyla’da karar kıldım.

Efendim Hannover'in ücra köşesinde doğan Langhorst biraderler bu leziz grubun beyni olup, çocuklukları boyunca mahallenin büyük abileri Eloy ve Jane dinleyerek büyüdüklerini tahmin ediyorum. Bu dinlemeler boyunca çağrışan beyinleri ilk albümün omuriliğini oluşturmuş ve evlerinin bir odasında şarkıların tamamına yakınını bestelemişler sonra diğer elemanları bulup progressive rock tarihinin en verimli yıllarından olan sevgili 1976 yılında La Leyla isimli albümü piyasaya çıkarmışlar.

Albüme kabaca bir bakacak olursak biraderlerin dümenindeki keyboard ve gitar tamamen domine ediyor albümü; davulun müziği idare edecek kadar çalması kabul edilebilir belki ancak vokal'in yetersizliği malesef bas bas bağırıyor.

Açılış parçası "Devil Inside" grubun karakterini en güzel anlatan parça sanırım; gitar ve keyboard şarkıyı alıp götürüyor hatta sonlara doğru synthesizer sazı tamamen eline alıp gitara yeter kes diyor.

La Leyla'ya gelince şarkıya olan saygımdan yeni bir paragraf açmalı dedim. Hammond var, bass var, davul var ama öyle bir gitar var ki tekme tokat giriyor şarkıya bir anda darma duman ediyor dinleyenleri. Tek gitarlı grupların yaşadığı sahne problemlerinden biri stüdyo kayıtlarında çift gitar kullanmalarıdır, bu şarkının girişinde çift gitar ile solo atılmış çok da iyi olmuş ancak bir konser versiyonlarını dinledim tam bir hayal kırıklığı...

Yumuşak bir soundu olan bu güzide grubun dinlenimi kolay bu albümünün diğer parçaları da oldukça melodik ve dinleyiciyi kasmayan yapıya sahip. "Someone Like You" isimli parçanın ortalarındaki bir melodinin buram buram Moody Blues tattığını tüm dinleyenlerin fark edeceğini düşünüyorum.

Özellikle Alman Prog. Rock'ını sevenlere bu albümü tavsiye ediyorum. Sadece La Leyla'nın yüzü gözü sebebiyle dinlenilmesi gerekir. Keyifli dinlemeler.

RAMSES

Norbert Langhorst / Gitar
Winfried Langhorst / Klavye, Vokal
Hans D. Klinkhammer / Bass Gitar
Herbert Natho / Vokal
Reinhard Schröter / Davul

RAMSES - LA LEYLA

1 - Devil Inside (4:45)
2 - La Leyla (7:25)
3 - Garden (5:03)
4 - War (6:25)
5 - Someone Like You (8:13)
6 - American Dream (5:00)

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Wolfgang Dauner - Et Cetera Live (1973)

Almanların en önemli müzisyenlerinden biridir Wolfgang Dauner. Usta bir fusion klavyecisi/piyanistidir. Sadece klavye ile kalmamış elektronik müziği de Fusion’ın içerisine usulca yerleştirmiş bir dehadır.

Birçok başarılı çalışması olan Dauner’in burada yayınlayacağım albümü kendisinin kurduğu “Et Cetera” grubu ile yaptığı 1973 Silmingen konseridir.

Grubu 1970 yılında kurmuş ve aynı yıl grup ile aynı adı taşıyan “Et Cetera” albümünü çıkarmışlar. Onu da kesinlikle dinlemenizi özellikle “Raga”yı şiddetle tavsiye ederim. 1975 yılında onu daha büyük üne kavuşturan “The United Jazz + Rock Orchestra (UJRE)”yı kurdu ve Stuttgart TV’de çocuklar için çalmaya başladı. Sonra bu grup ile turnelere çıktı. Denilene göre Coltrane, Debussy ve Ravel hayranıymış.

Elektronik müziğe olan ilgisini de düşünürseniz bu adamın çok yönlü bir üstad olduğunu kolayca anlayabilirsiniz.

Albüme gelince, Fusion ağırlıklı ilerleyen bir “Et Cetera” canlı performansı. Çok başarılı doğaçlamalar var, özellikle Dauner’in... Tabii geri kalan grup elemanlarının da hakkını vermek lazım... Kullanıldığı vakit keman, flüt ve gitar güzel işler çıkarmış. Jürgen Schmit’e dikkat… :) Biribirinden ayrılmayacak şarkılardan oluşan albümde deneyselliğe de yer vermişler. Hem de deneyselliğin dersini verir nitelikte. Yine de insan aradan birini seçer; benim favorim de “Twelve & Nine”... Gerçekten muhteşem...

Bu müziği seven, Wolfgang Dauner’in diğer çalışmalarını mutlaka dinlemelidir. Tabi başlangıç noktası olarak 1970 Et Cetera olabilir. Fazla söze gerek yok, bu muhteşem albümü mutlaka dinleyin derim. Okul niteliğinde... :)

Not: Aynı adı taşıyan bir Kanada’lı bir de Danimarka’lı “Et Cetera” grubu var, bunu onlarla karıştırmayın.

ET CETERA

Wolfgang Dauner / Klavye, Elektronik
Jürgen Schmit-Oehm / Keman, Flüt
Matthias Thurow / Bass
Lala Kovacev / Davul
Fred Graceful / Vurmalı

ET CETERA LIVE

1 - Twtelve and Nine (12:05)
2 - Introduction (10:34)
3 - Es Soll Ein Stück Von Willi Sein (9:45)
4 - Plumcake (10:05)
5 - G x 3 and Blues (22:00)
6 - The Love That cannot Speaks Its Name (16:40)
7 - Nemo's Dream (4:24)

05 Temmuz 2009 Pazar

Bubu - Anabelas (1978)

Bu blogtaki ilk yazımı yazmaktan çok mutluyum. Epey güzel albümleri sizlerle paylaşacağıma inanarak yazıma başlamak istiyorum. Şu sıcak yaz havasında güzel bir Güney Amerika esintisinin, bütün bu güzel müzik türüne gönül vermiş olanlara iyi geleceğini düşündüm. Gündüz epey yorulmuş bir şekilde sızlanırken, dolaptan çıkarılan Arjantin şarabı gibi sizi kendinize getirecek güzel bir albüm ile karşı karşıyasınız.

Bubu’nun "Anabelas" albümü ana hatlarıyla epey karmaşık gözükür. Fakat 1970’lerde çıkan Arjantin furyasındaki kardeşleriyle epey bir benzerlik göstermektedir. Anabelas konsept bir albüm havasındadır, bunun sebebi parçalarının adlarının destanlardan almasıdır. Yaptıkları müzik ile bu albüm King Crimson’ın ilk dönemleri, Anglagard ve Magma ile paralellik göstermektedir.

Bubu grubu epey geniş bir korodan oluşmaktadır. Dinlediğinizde sizlerin de fark edeceği gibi nereden hangi enstrümanın, hangi ritmin çıkacağı kestirilmemektedir. Geleneksel grup kurulumundan farklı olarak bünyelerinde keman, flüt, saksofon ve piyano bulunmaktadır. Bütün bunlara karşın beklenmedik bir şekilde ahenk ve kompozisyon kulaklarınızdan kaçmayacaktır.

Albüm kapağından da fark edileceği gibi bu kadar renk cümbüşünü bir arada tutmak epey zor olmalıdır. Bubu gerçek manası ile nasıl bu kadar güzel bir uyum sağladığını gösterecektir. Albümün gidişatından biraz bahsedecek olursak genellikle progressive albümlerde gözlenenden farklı bir gidişat bulunmaktadır. Çok canlı ve enstrümantal bir parça ile girişi yapmaktadır. Epey güzel bir ritm akışının beyninize doğru hücum ettiğinizi anladığınızda daha parçanın giriş kısmını yeni yemişsinizdir. Kendi uluslarından esintiler sağlamaya çalışan folk/progressive grupların tam aksine bambaşka destansal bir hava yaratmıştır. Anabelas sizi sıkmayacak ve hoş bir tını bırakarak arkasından bitecektir. Şimdiden iyi dinlemeler.

BUBU

Sergio Polizzi / Keman
Cecilia Tenconi / Flüt, Bas flüt
Win Fortsman / Saksafon
Petty Guelache / Vokal, Geri Vokal
Eduardo Rogatti / Gitar
Eduardo "Fleke" Folino / Bass
Eduardo "Polo" Corbella / Davul
Daniel Andreoli / Piyano

ANABELAS

1 - El Cortejo de un Día Amarillo (19:25)
2 - El Viaje de Anabelas (11:12)
3 - Sueños de Maniquí (9:16)

Asia Minor - Crossing The Line (1979)

Evet. Gentleoctopus haklı bence de. Albüm ekleme zamanımız çoktan geldi de geçiyor. Bu kadar yaymak olmaz dedim, Asia Minor’u eklemeye niyetlendim. Grubumuz Asia Minor 2 Türk 2 Fransız üyeden oluşuyor. 70lerin sonlarında 2 albüm yayınlamışlar. Grubun Türk üyelerinden Setrak Bakırel daha sonra Yılmaz Güney’in “Duvar” filminin müziklerini yapmış.

Sözünü ettiğimiz “Crossing the Line” ise grubun ilk albümü. 1979 tarihli albüm 1993 yılında tekrar yayınlanmış. Albümün oldukça atmosferik bir havada seyrettiği söylenebilir. İnsanı melankolik bir havaya sokuyor, az vokal çok enstrüman mantığı güdülmüş… Ki bence iyi de olmuş. Yalnız düşüncem o ki vokal pek güçlü değil. Sanki “normalde şarkı söylemem ama iş başa düştü n’aapalım” havası hissediliyor. Buna rağmen sıkılmadan dinlenebilecek sağlam bir albüm olduğunu söyleyebilirim.

Bu grubu tanımak benim için ilginç bir deneyim oldu. Daha önce duymadıysanız bir göz atın derim. Neyse ben sıramı savdım galiba şimdilik. Yüklenecek albümleri bekliyorum, tamam.

ASIA MINOR

Eril Tekeli / Flüt, Gitar, Bass
Setrak Bakirel / Vokal, Gitar, Bass
Lionel Beltrami / Davul, Perküsyon
Nick Vicente / Klavye

CROSSING THE LINE

1 - Preface (4:18)
2 - Mahzun Gözler (8:13)
3 - Mystic Dance (1:45)
4 - Misfortune (4:30)
5 - Landscape (3:50)
6 - Vision (5:35)
7 - Without Stir (1:50)
8 - Hayal Dolu Günler İçin (4:38)
9 - Postface (2:00)

Pussy - Pussy Plays (1969)

Heyecanlandım şimdi bak yazarken; uzun zaman oldu yazmayalı. Malum; bir final dönemi, bir mezunolamiyet töreni, bir taşınma, bir yerleşme dönemi atlattım. Bir de yaz aylarındaki rahavet benim de üzerime çöreklenmiş durumda bu aralar.Yonçin'in ardından ben de kıçımı kaldırayım dedim ve bu albümü paylaşmayı daha fazla ertelememem gerektiğine kanaat getirekten... Ayy ne diyorum ben yahu...

Bu grubu dinlemeden önce merak ediyordum kedilerle ilgili Psychedelic bir şeyler bulabilir miyim diye, sonra günün birinde bir yerlerde bir şekilde karşıma çıktı bu kırmızı kedicikli albüm. :) Eee ben de durur muyum hemen buldum indirdim. Çok da iyi etmişim çünkü 1969 yılında kaydedilen bu albümün ilk parçasının açılışını bir kedi yapıyor o şirin miyavlamasıyla (Söz konusu kediler olunca tarafsız olamıyor ve hemen şirin tatlı minnoş toparlacık v.b sıfatları bol keseden kullanıyorum izniniz haricinde).

Albümü dinlemeye başladığımda hiç bir bilgim yoktu müzisyenler hakkında ama ilk göze çarpan özellikleri sanırım ingiliz oluşları (Çok belli ediyolar). Hala grup elemanları hakkında bilgim yok. Araştırdığım bir kaç sitede grup elemanlarının kimliklerini açıklamadıkları yazıyordu; enteresan doğrusu...

Açıkçası kedi seslerinde takıldım kaldım ben; düşünsenize 1969 yılında yapılmış albüm ve orjinal kedi miyavlamasını kaydetmişler. Yani bundan 30 sene önce yaşamış olan bir kedi!!! Şimdi ne yapıyordur acaba o kedi? Sanırım ölmüştür :( Ya da düşünsenize belki o kedinin yavruları hala yaşıyordur grand grand children'ı olmuştur bizim kedinin (Kedi hemen ''bizim'' oldu; sahiplenme ihtiyacından değil de tüm kedileri kendime yakın gördüğümden sanırım bu bizim kedi lafı). Neyse...

Ben bu albümü bütünü itibariyle çok sevdim. İlk parça olan “Come Back June” parçanın isminden midir nedir bilinmez, bi kilitlenme hissi uyandırıyor bende. “Tragedy in F Minor” ise yine adından anlaşılacağı üzere biraz tribe sokuyor. Aslında şu parça böyle, şu şöyle diye yazmayı beceremiyorum hem de yüreğim dayanmıyor yazmaya bu sıcakta.

Son bir şey daha:
Bu albüm bütün kelebeklere ithaf olunmuştur:) Hepinizi gerçekten de çok seviyorum

Ya... Valla...

PUSSY PLAYS

1 - Come Back June (3:59)
2 - All Of My Life (4:08)
3 - We Built The Sun (5:00)
4 - Comets (4:16)
5 - Tragedy In F Minor (5:02)
6 - The Open Ground (3:35)
7 - Everybody's Song (4:20)
8 - G.E.A.B. (5:28)

03 Temmuz 2009 Cuma

Grobschnitt - Solar Music-Live (1978)

Bu blog’da bir şeyin eksikliğini hep duymama rağmen bu eksikliğin ne olduğu kafama anca bu gün dank etti. Solar Music-Live lan işte bu. Eminim blog'a yolu düşen düşmeyen herkesin zulasında bu Live’ın bir veya birden çok versiyonu (The History of Solar Music) mevcuttur. “Eee mevcutsa neden ekliyosun be adam?” diyen olursa, cevabım; “Bilmiyorum”.

Kim bilir belki de bu Live'ı ıskalayan bir kaç progsever varsa düşüncesidir ha. Evet evet öyle olsun, bu muhteşem Live kazara es geçen progseverlere gelsin.

Müzik eleştirmenlerine göre (ve eminim biz dinleyiciler olarak da) tüm zamanların en iyi perfonmanslarından biri olarak gösterilen “Solar Music-Live” Grobschnitt'in 1974 çıkışlı Ballermann albümünün ikinci yarısında bulunan stüdyo kaydının canlı performans hali.

1978 çıkışlı bu konser kaydı toplamda 53 dakikayı buluyor. Üzerinde önceden çalışılmış olsa da sahne içinde yaratılan müthiş doğaçlamalar ve melodisel yapı dinleyiciye kafayı sıyırtacak cinsten. Bu Live ile yaratıcılığın doruk noktasında duran Grobschnitt, “Solar Music-Live” ile o kadar anıldı ki, isimlerinin dünya çapında anılması bu albüme borçlu belki de.

Konser boyunca solo atmaya programlı bir gitarcı düşünün, dinleyiciyi transa sokmaya kararlı, vuruşları-zamanlaması mükemmel bir de baterist (üstelik grubun kurucusu ve lideri) sık sık birbirleriyle şahane düetlere giren gitarlar, arka planda kalsa da konser genelinde synth-klavye dokunuşları, çığlıklar, nefis ses efektleri, ruhunuzu sarsacak ani patlamalar daha ne diyeyim. Güneş müziği, mükemmeli yakalamış yıllarca dinlenebilinecek ender bir örnek.

Ayrıca şu, bu favori parçadır diye de birşey söz konusu değildir bu albümde. Bütününü atarsınız Winamp'a, varsa bi kaç bira birlikteliğinde koltuğunuza oturur, sesi kökler, uçuşa geçersiniz. Her ne kadar Symphonic Prog olarak geçse de Grobschnitt, bu Live Space Rock’tır çünkü.

DVD’sine değinmiyorum bile. Pink Floyd'un Pompeii’sine Almanlardan bir cevap olarak gösterildiği düşünülürse (kıyas olmasa da) sahne performanslarını, tiyatral şovlarını bi düşünün artık.

Ha bir de grubun lideri Eroc vardır ki, 75-79 çalışmaları kesinlikle es geçilmemelidir. Zaten 80lerde Eroc gruptan ayrıldıktan sonra bikaç farklı çalışmaları daha olmuş ama eski başarılarını yakalayamamışlardır.(Zaten 80lerde kim yakalamış ki, o da ayrı bi konu)

1998’de tekrardan basılan Live’da iki tane de bonus parça bulunmakta. Eksik albüm eklemişsin deyip kafamı ütülemeyin. :)) Son söz olarak da ne yapın edin bu canlı performansın DVD’sini bir yerlerden ele geçirin derim. Kendinize iyi bakın.

GROBSCHNITT

Stefan Danielak / Gitar, Vokal
Joachim H. Ehrig (Eroc)/ Synthesizer, Davul, Vokal
Wolfgang Jäger / Bass
Volker Kahrs / Klavye, Vokal
Gerd Kühn / Gitar, Vokal

SOLAR MUSIC - LIVE

1 - Solar Music I (4:38)
2 - Food Sicore (3:52)
3 - Solar Music II (6:03)
4 - Mühlheim Special (10:43)
5 - Otto Pankrock (6:26)
6 - Golden Mist (10:56)
7 - Solar Music III (12:26)

29 Mayıs 2009 Cuma

Granada - España, año 75 (1976)

Şu konuya girme işi ne zor birşey ya, bir girilebilse arkası gelecek muhtemelen ama... Makedonların medar-ı iftahar'ı Leb i Sol'u görünce, ben de uzun süredir eklemek isteyip de ekleyemediğim (hatta unuttuğum) İspanyolların medar-ı iftahar'ı Granada'yı ekleyeyim bari dedim. Hem blog hareketlenmiş olsun biraz.

“España, año75” Granada’nın 1976 tarihli ikinci albümü. Toplam üç albüm, bir single olmasına rağmen ikinci albümde karar kılmamın sebebi sanırım, dört bölümden oluşan "El Color que Pasamos este Verano" adlı parçanın giriş kısmındaki melodinin bana çok tanıdık gelip ama bir türlü çıkartamayıp kendime sinir olmam. Bir filmden mi duydum yoksa bizden bir türk grubun bir çalışması mı? Hatırlayan olursa yorum kısmına yazsın lütfen. :))

Albümün tamamı enstrümantal. Synth, mellotron'ın ve diğer klavyelileri yoğun olarak kullanan gurup(Carlos Carcamo) bu albümde konuk müzisyen Jorge Pardo'nun soprano saksafonuyla ayrı bir fusion tat katmış albüme. Parça arası geçişler deyim yerindeyse su gibi akıyor diyebiliriz. Civa gibi bir yerde durmayan sürekli devinim hissi veren neşeli, tahrik edici ilerlerken bir anda karanlık bir atmosfer hemen ardından duygusal notaların akıvermesi enstrümanlardan... Tarif etmesi zor. Ne kadar sıradışı bir grup olduğunu ancak dinleyince anlayacaksınız Granada’nın. Ülkelerine has flamenko ezgilerini de unutmamak gerekir ayrıca. Zaman zaman başka sanatçılardan etkilenme hissi yaratsa da, kesinlikle bir tarzları olan kompozisyon ve entrüman hâkimiyetleriyle bünyenizi tarumar edecek bir grup Granada. Diğer iki albümü de es geçmemeli ayrıca. Konsept olarak az farklılık gösterse de año 75’den aşağı kalır yanları yoktur.

Sabahı da yaptık gene iyi mi?.. Gidip sıcak bi kıymalı börek almalı. :))

GRANADA

Juan bona / Davul
Carlos carcamo / Klavye, Synth, Mellotron, Keman, Mandolin
Antonio garcia / Bass
Javier monforte / Gitar
Jorge pardo / Soprano saksafon

ESPAÑA, AÑO 75

1 - Elcalor que Pasamos este Verano
a)Pordonde Andamos
b)Todo Hubiera sido tan Bueno
c)La Autentica Cancion del Verano
d)No me Digas Bueno, vale
2 - Setiembre
3 - Noviembre Florido
4 - Ahora Vamos a ver que pasa

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Leb i Sol - Anthology (1996)

Geçen hafta işim gereği Makedon misafirlerim vardı. E tabi iş dışında kalan zamanda müziğe daldık. Benim muhtemelen bildiğim tek Makedon grup olan Leb i Sol’dan açıldı konu. Bread & Salt demekmiş.

Bu arada çok sevdiğim Yugoslav ekolunden de baya bi konuştuk. Ama bugun Makedonların medar-ı iftaharı olan Leb i Sol’u anlatayım dedim.

Albüm yerine 2 cd’lik bir Anthology nin daha iyi olacağını düşündüm. Tarz olarak fusion’a daha yakın dururlar. Ama yerel ezgileri sıkça raslamaktasınız. Benim favorim olan “Jovanna Jovanke” eski bir yerel şarkı. Jovanna adında bir kıza yazılmış. Onların kültürlerinde de kız isteme âdeti varmış. Şarkı, ki enstrümantal, istemeye gittiği kızı alamayan bir adamın öyküsü.

Grubun bizde bir karşılığı var mı diye düşünürsem, Kurtalan Express ve Moğollar fusion yaparsa böyle olur diyebilirim. Müzik Stefanovski ve Arsovki etrafında dönüyo. Tabi klavyeyi unutmak haksızlık olur. Harika sololar bulacaksınız. Stefanovski ve Arsovski’nin solo albümlerini de dinledim gayet başarılı olduklarını söylemem lazım. Yine de favorim Stefanovski... Gerçekten mükemmel bir gitarist… Dinleyince anlayacaksınız. Genelde şarkıları kısa, ama yine de müzikal anlamda dolu bir grup.

Özellikle ilk cd grubun 70lerdeki 3 albümünü kapsıyor. Daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Gerçekten baya kaliteli bir grup Leb i Sol. Benim gibi çok keyif alacağınızdan eminim. Keyfini çıkarın...

LEB I SOL

Vlatko Stefanovski / Gitar
Bodan Arsovski / Bas Gitar
Nikola Kokan Dimuševski / Klavye
Garabet Tavitjan / Davul
Dragoljub Đuričić / Davul

ANTHOLOGY

DISC-1
1 - Aber dojde donke
2 - Devetka
3 - Kokoshka
4 - Nisam tvoj
5 - Damar
6 - Jovano, Jovanke
7 - Akupunktura
8 - Kako ti drago
9 - Talasna duzhina
10 - Dikijeva igra
11 - Uzvodno od tuge
12 - Marija
13 - Rebus
14 - Kumova slama
15 - Ruchni rad
16 - Skakavac
17 - Zhiva rana

DISC-2
1 - Nosim tvoj zhig
2 - Kalabalak
3 - Bistra voda
4 - L.A. Krdija
5 - Kontakt je skup
6 - Tako blizu
7 - Pretposlednji valcer
8 - Country
9 - Mamurni ljudi
10 - Kao kakao
11 - Cuvam noc od budnih
12 - Autoput
13 - Skopje
14 - Chekam kishu
15 - Chukni vo drvo
16 - Putujemo
17 - Uchi me majko, karaj me

01 Mayıs 2009 Cuma

Camel - Mirage (1974)

Blogda eksik olan şey bence bir Camel albümüdür deyip hemen işe koyulayım dedim. Camel, Canterbury ekolünden bir grup ancak aynı ekoldeki diğer gruplara kıyasla daha çok tanınan, biraz daha esnek ve kolay dinlenebilir bir müzik yapmakta.

Mirage grubun 1974 yılında çıkardığı ikinci albümü. Albüm kapakları sigara paketi gibi dursa da progseverleri her açıdan tatmin edecek bir albüm bence Mirage. Melodik açıdan oldukça zengin, yer yer depresif, yer yer enerjik yapıya sahip şarkılar içermekte. Şarkılarda uzun enstrümantal kısımlar bulunmakta fakat bunlar dinleyeni kesinlikle sıkmıyor. 12 küsür dakikalık Lady Fantasy, albümün en öne çıkan şarkısı, üzüyor, yıkıyor, güç veriyor, neşelendiriyor kısacası insan olduğunuzu hissediyorsunuz o 12 küsür dakika içinde. Supertwister da en az Lady Fantasy kadar etkileyici bir parça. Ayrıca neden bilmiyorum ama ben şarkılarda çok türkvari melodiler yakalayabiliyorum.

Kısacası kaliteli bir albüm diyebilirim gönül rahatlığıyla. Camel’ı sevmeniz için Camel içmeniz gerekmiyor.

CAMEL

Andrew Latimer / Gitar, Flüt, Vokal
Peter Bardens / Klavye
Doug Ferguson / Bass, Vokal
Andy Ward / Davul

MIRAGE

1 - Freefall (5:53)
2 - Supertwister (3:22)
3 - Nimrodel/The Procession/The White Rider (9:17)
4 - Earthrise (6:40)
5 - Lady Fantasy (12:45)

29 Nisan 2009 Çarşamba

Visokosnoe Leto - Prometei Prikovannii (1978)

Hep müziğe bildik ülkelerden baktık. İngiltere, Almanya, İtalya, İsveç… E birde madalyonun öbür tarafı var: 70’lerin çok fazla da uğramadığı, uğrasa bile bizlerin çok fazla bilmediği ama tüm bu müzik dünyasının dibinde olan ülkeler var.

İşte Rusya bunlardan birisi... Öyle bildik çok fazla grupları yok 70’lere ait. Bugün böyle bir ülkenin kabul edilen en iyi gruplarından birini paylaşmak istedim. Visokosmoe Leto… Adı bile enteresan.

Müziğe büyük bir yenilik getirdiklerini söylemek zor… Ama progressive müziğin, diğer birçok ülke kadar, uğramadığı bir ülkeden çıkmış olan yorum bu.

Gnosis’ten rus arkadaşıma bana bir grup tavsiye etmesini istemiştim. Bana “pek grup yok ama sen bunu seversin” diye tavsiye ettiği ilk grup işte bu. Beklediğimden daha iyi çıktığını söylemem lazım. Psychedelic motifleri ağır basan heavy/hard bir albüm. Zaman zaman vokal performansı sıkıcı olsa da bazen klavye ve gitardan güzel işler çıkmakta…60 dakika civarında inişli çıkışlı bir albüm. Gitarist Sitkovetsky 80lerde “Autograph”da çalmış bir adam. Grupta göze batan adamlardan biri.

Çok uzatmayayım, en iyisi demiyorum ama kendinize göre bir şeyler bulabileceğiniz güzel bir albüm bu. Kayıt kalitesi çok başarılı olmasa da 70lere Rus bakış açısı…


VISIKOSNOE LETO

Alexander Sitkovetsky - Gitar,Vokal
Kris Kelmi - Klavye
Alexander Kutikov - Bas Gitar,Vokal
Valery Efremov - Davul

22 Nisan 2009 Çarşamba

Dando Shaft - Lantaloon (1972)

Coventry'den çıkma İngiliz akustik folk grubu. Özellikle rock demedim. Çünkü kesinlikle elektriksiz müzik yapıyorlar. Akustik aletler, hareketli ve tempolu ritimler, özellikli alet kullanımı, şaane armoniler, alışılmadık melodiler, sade ve pürüzsüz vokaller... İşte Dando Shaft. Şüphesiz dönemin vazgeçilmezi içinde yer alıyorlar; progressive. İsim Don Calhoun adlı yazarın romanından alınma. Bazen melodi tekrara düşüyor ve sıkıcılaşmaya başlıyor gibi gelse de aslında belirli bir yapı içerisinde kendini devam ettirip dışarıdan bir şeyleri kendine katarak ilerliyor ve büyüyerek görkemli bir hale geliyor diyebiliriz. Tıpkı çizgi filmlerden hatırladığımız tepeden aşağı yuvarlanmaya başlayan kar tanesinin çığa dönüşmesi gibi yol alıyor Dando Shaft müziği. Bazen mandolin, bazen mandocello (bu alet nasıl bir şey bilmiyorum ama muhteşem etki bırakıyor insanda), bazen keman, bazense Polly Bolton vokalinin öne çıktığını ve bu çıkışların müziği bütünlemenin yanında bi tür meydan okumaya dönüştüğünü belirtmek gerekir.

İngiltere'den çıkan Fairport Convention, SpiroGyra, Steeleye Span gibi grupların aksine ön plana çıkamamış olan bir gruptur Dando Shaft. Bilen bilir sadece. Ama albümleri dinleyince ne kadar haksızlık edildiği ortadadır.

Albümde şu parça iyidir bu parça idare eder gibi bir ayrım yapamıyorum ben. Bütün parçalar hatta Grubun çıkardığı ilk 3 albümdeki bütün parçalar özen ve önem göstererek dinlenilmesi gereken nitelikte. Keyfini çıkarmak lazım...

DANDO SHAFT

Martin Jenkins / Mandocello, Flüt, Vokal, Keman
Kevin Dempsey / Gitar, Vokal
Ted Kay / Vurmalılar
Roger Bullen / Bass
Dave Cooper / Gitar, Vokal
Polly Bolton / Vokal

LANTALOON

1 - Road Song
2 - Is It Me
3 - Down To You, Up To Me
4 - Melancholic Frevour
5 - It Was Good
6 - The Harp Lady I Bombed
7 - The Black Prince of Paradise
8 - When I'm Weary
9 - I Heard Somewhere
10 - Magnetic Begger

20 Nisan 2009 Pazartesi

Kahvas Jute - Wide Open (1971)

Bilenler bilmeyenlere anlatsın, bilmeyenler bilmediklerine hayıflansın... Efsanevi gruplardan biri değil şüphesiz. Ama Avustralya'dan çıkmış en iyilerden biridir Kahvas Jute. (O adaptör kılıklıları hiç ciddiye almadığımı belirtmeliyim, AC/DC'den bahsediyorum). Dedik ya şaane değildirler belki ama iyidirler. Progressive'e dokunup psychedelic'ten makas alan bi tarzları vardır. Ama genel olarak Cream - Blodwyn Pig arası bi blues anlayışı hakimdir. Yine de blues'a çok fazla yakınlaştıkları da söylenemez. Çıkan sonuç kendine has bi tarzları olduğu sanırım. Özellike Dennis Wilson ve Tim Gaze'in gitar hareketleri ile şenlenen parçalar yine Wilson'un ana vokali ve Daisley'in armoni vokalleriyle ilginç bir görünüm kazanır. 1970 ile 1974 yılları arasında Avustralya'da hüküm sürmüşler fakat dağılma mikrobu onlara da bulaşmış ve kaydettikleri tek albümle arşivimizdeki sevdiğimiz konuklardan biri olarak kalmışlardır.

Dağılmanın ardından Wilson Chariot'a katılmıştır. 1974'den çok önceleri gruptan ayrılan Daisley ise önce Chicken Shack ve sonra da sırasıyla Widowmaker, Rainbow, Ozzy Osbourne, Uriah Heep gibi gruplarla birlikte çalışmıştır.

İlk çıkardıkları 45'likten Free ve Ascend ile Vikings, Steps of Time ve Parade of Fools benim favori parçalarımdır bu albümde.

KAHVAS JUTE

Dennis Wilson / Vokal, Gitar
Bob Daisley / Bass, Vokal
Tim Gaze / Gitar, Steel Gitar, Piyano, Vokal
Dannie Davidson / Davul

WIDE OPEN

1 - Free
2 - Odyssey
3 - Up There
4 - She’s So Hard to Shake
5 - Vikings
6 - Steps of Time
7 - Twenty Three
8 - Ascend
9 - Parade of Fools

Tortilla Flat - Für Ein ¾ Stündchen (1974)

Jamais, Soft Machine ile hem blog’a hem de Canterbury ekolüne şaane bi giriş yapınca bendenizin de Canterbury damarı kabarmış bulundu. Canterbury'den hatta İngiliz bile olmayan Almanlar tarafından Aachen'da kurulmuş olan enteresan gruplardan biridir Tortilla Flat. Adını John Steinbeck'in aynı adlı romanından (bizde Yukarı Mahalle ve Kenar Mahalle diye iki farklı isimle yayınlandı, bizdeki bu çeviri mantığını anlayabilmiş değilim hala) alınmadır. Fena halde piyano, flüt ve glockenspiel (bu aletin bizde bi karşılığı var mıdır acaba?) gibi aletlerin ağırlığında Jazz Rock semalarında dolaşan bi albümdür. Focus ve Tomorrow's Gift ile benzeşirler. Ağır melodilerin ardından bir anda coşan ve kendini yineleyen sonra yeniden sükûnete dönen bi tarzları vardır. Kopar gidersiniz dinlerken bi anda, sonra gene dünyaya döndürür sizi. Bir anda her şey değişir ve karanlık atmosferi olan bi ortamda yapayalnız ve savunmasız gezinmekte olduğunuzun farkına varırsınız. Vokalden uzak yapısına rağmen ara ara sanki müziğin içinde vokal de varmış hissine kapılırsınız. Flüt kendini vokal yaparcasına öne attığı anlarda bunu daha iyi anlarsınız.

Bi de şöyle bi durum var… Albümün son iki parçası Facts ve Life 1970 yılında kaydedilmiş bi single'dan bonus olarak alınmadır. Lakin bu iki parçayı kaydeden Tortilla Flat bizim East of Eden diye bildiğimiz gruptur. Veya ben öyle sanıyorum. Yanılıyor olma ihtimaline karşılık bu iki bonus'u da çıkarmadık tabi, bıraktık. Zaten konumuz olan Tortilla Flat'in tarzıyla hiç alakası olmayan bi tarzdalar. Ooff off, uykusuzum bikaç gündür... Ne dediğimi ben de bilmiyorum. İdare edicez artık...

TORTILLA FLAT

Hans Friedmann Bosten / Davul, Glockenspiel
Hermann Josef Bosten / Flüt, Gitar
Franz Brandt / Klavye
Manfred Herten / Gitar
Albert Schippers / Vurmalılar, Conga
Heribert Schippers / Bass

FUR EIN ¾ STUNDCHEN

1 - Tortilla Flat
2 - Temperamente
3 - Fatimorgani
4 - Rumpeletlischen
5 - Leere, Chaos, Schöpfung
6 - Obit Anus, Abit Onus
7 - Möhre

14 Nisan 2009 Salı

The Soft Machine - Soft Machine (1968)

Evet... Baharın gelişiyle birlikte artık kıçımı kaldırıp bir şeyler yapma vaktinin geldiğini anladım ve bir albüm tanıtımı yapmaya karar verdim. Aklım karışık, ilk yazının verdiği ne yapacağını bilememe durumu beni esir almış durumda, üstelik size Soft Machine gibi önemli bir gruptan bahsetmeliyim.

Grup, adını Beat Kuşağının en baba yazarlarından olan William Burroughs'un Soft Machine adlı romanından almış. Canterbury Scene akımı denince akla gelen ilk gruplardan biridir Soft Machine. Kişisel kanaatim akla zarar denebilecek bir müzik icra ediyolar. Albüm hakkında konuşacak olursak genel anlamda jazz etkilerinin (doğal olarak) çokça hissedilmesinin yanı sıra albümün psikedelik tarafının da çok kuvvetli olduğunu belirtmeliyim. Benim gibi üşengeç bir insanda bile durup dururken bir enerji patlaması yaratabiliyor. Özellikle “So Boot If At All” şarkısı bende kendini duvardan duvara vurma hissi uyandırıyor(ama bence bu iyi bir şey tabii). Bunun yanı sıra “A Certain Kind” gibi insanı asude yerlere sürükleyen, darmadağın eden bir şaheser de barındırıyor bu albüm. Dikkat çekilebilecek başka bir nokta ise grubun davulcusu Robert Wyatt'ın alışılmadık bir şekilde albümdeki vokalleri bizzat yapmış olması. Grubun kurucu üyelerinden olan Wyatt, başarılı bir solo kariyere sahip olmakla birlikte envai tarakta bezi olan da bir şahsiyet aynı zamanda.

Deneysel materyallerden hoşlanıyorsanız mutlaka dinlemelisiniz. Bence başından sonuna kadar sıkılmadan dinlenebilecek, "aman canım bu şarkıyı da geçiim direk şunu dinleyim" gibi cümleler kurmaya fırsat bırakmayacak bir albüm. Siz Soft Machine'i dinleyedurun benim artık bir sigara içmem gerekiyor...

THE SOFT MACHINE

Kevin Ayers / Bass, Vokal
Brian Hopper / Saksofon
Hugh Hopper / Bass
Mike Ratledge / Piyano, Org
Tom Wilson / Vurmalılar
Robert Wyatt / Davul, Vokal

SOFT MACHINE

1 - Hope For Happiness (4:22)
2 - Joy Of A Toy (2:26)
3 - Hope For Happiness (Reprise) (1:31)
4 - Why Am I So Short? (2:33)
5 - So Boot If At All (2:33)
6 - A Certain Kind (4:06)
7 - Save Yourself (2:26)
8 - Priscilla (1:05)
9 - Lullabye Letter (4:26)
10 - We Did It Again (3:40)
11 - Plus Belle Qu'une Poubelle (1:05)
12 - Why Are We Sleeping? (5:26)
13 - Box 25/4 Lid (0:48)

09 Nisan 2009 Perşembe

Red Noise - Sarcelles - Lochéres (1971)

Bazı gruplar vardır dinlediğinizde öyle bir izlenim verirler ki sanırsınız bu adamların müzik yapmak gibi bir gayeleri yok. Can sıkıntılarını dağıtmak, hoşça vakit geçirmek, kafalarına göre takılmak amaçları. Saçma sapalığı müzik literatürüne bile sokarlar hatta. Free jazz - rock diye adlandırabileceğimiz bu albümde adamlar doğaçlama yeteneklerini kullanıp müthiş parçalara imzalarını atmışlar. Örneklemek gerekirse; Frank Zappa, Xhol, Ennexus Quam karışımı diyebiliriz albüm için. Hatta esinlenmişler desek daha da doğru olur belki de.

İlkokul günlerimde 23 Nisan’da bando için istekli öğrenciler ararlardı öğretmenler. Hepimize borazan verirler çalın bakalım derlerdi. Manyak sesler çıkardı o zaman datt dütttt diye. Ben ses bile çıkartamazdım ne yazık ki nefesim yetmezdi. Bi süre sonra da biraz alışınca, bi melodi tutturup beceriksizce aynı şeyi çalar dururduk, yani dururlardı. Bunları niye anlatıyon derseniz, bu albümü dinlerken o günleriniz aklınıza gelecek sizlerin de ondan.

Albüm kısacık kozmik tuvalet isimli parçayla başlıyor sifon çiş sesleri falan, sonra da adam ellerinizi yıkamayı unutmayınız diyor, kafaları çekmiş sarhoş adamların şarkı söylemelerine benzer komik bir şekilde devam ediyor. Adamlar takmışlar tuvalete dalgalarını geçmişler o bi kesin. Galactic Sever Song adlı parçaya geldiğinizde ise vay diyorsunuz adamlar enstrüman kullanmayı biliyorlarmış meğer. :) (Anlayabildiğim kadarıyla sözler için aynı şeyi söyleyemesem de) Final 18:56 dakikalık parçada ipler kopuyor zaten, hep birlikte uçuşa geçiyoruz. Umaguma vari bi atmosferde saksafon ve orgların uçuştuğu başka bir dünyada buluveriyoruz kendimizi.

70'li yıllar Fransa’sı öğrenci hareketlerinin yoğun olduğu bir zaman olduğundan grup müzikal ve politik görüşte anlaşmazlığa düşüp dağılmış. Ayrıca grubun kurucusu gitarist ve vokal Patrick Vian'ın Buruits et Temps Analogues adında 1976 tarihli bir çalışması var. Ek olarak (68-70) arası grupta yer alan saksafoncu Francis Lemmonnier'in Komınter adlı grubu vardır. 1971 tarihli tek albümü fevkaladedir bilginize...

Kısacası nefis bir jazz-rock albümle karşı karşıyayız. Keyfini çıkarın. Bir kaç sefer dinlemeden de, acele karar vermeyin.

RED NOISE

Patrick Vian / Gitar, Vokal
Jean-Klaude Cenci / Saksafon, Flüt, Vokal
Daniel Geoffroy / Bass, Vokal
Philip Barry / Davul, Gitar, Vokal

SARCELLES - LOCHERES

01 - Cosmic, Toilet Ditty
02 - Caka Slow - Vertebrate Twist
03 - Obsession Sexuelle No. 1
04 - Galactic Sewer Song
05 - Obsession Sexuelle No. 2
06 - Red Noise Live au Cafe des Sports
07 - Existential-Import of the Screw-Driver Eternity Twist
08 - 20 Mirror Mozarts Composing on Tea Bag and ½ Cup Bra
09 - Red Noise en Direct du Buffet de la Gare 2nd Partie
10 - A la Memoire du Rockeur Inconnu
11 - Petit Precis D'instruction Civique
12 - Sarcelles C'est L'avenir

08 Nisan 2009 Çarşamba

Alain Goraguer - La Planète Sauvage (1973)

Öff ya bıktım bu tembelliğimden valla yaa. Sözde bir aydır bir şeyler ekleyecem blog'a. Bi şunu ekleyeyim diyorum bi bakıyorum fikir değişmiş başka bi albüme karar kılmışım. Haliyle tembellikten onu da erteleyince başka bi albüm geliyor akla, bu böyle bir şey yapmadan geçiyor. Geçen gün TV’de Zeki Alaysa - Metin Akpınar filmlerinden “Nerden Çıktı Bu Velet” vardı, havaalanı sahnesinde çalan fon müziği duyunca hah dedim boşver diğerlerini bunu ekleyeyim. Çıkardım HD’den bir haftadır sarkıyor yine. Yok abi adam olmaz benden alamadim da zati :)

Neyse albümümüz, film'in yönetmenliğini Fransız animasyoncu Rene Laloux yaptığı film ve albümün de aynı adı taşıdığı La Planete Sauvage (Fantastik Gezegen). Film, dev yaratıklar ile küçük insanlar arasındaki mücadeleyi anlatıyor.1973 yapımı film animasyon dalında döneminin en iyi filmlerinden biri olarak gösteriliyor, tabi bunda filmin müziklerinin yeri tartışılmaz. Alain Goraguer'in çeşitli sanatçılarla da çalışmaları olmuş bir başka film müziği albümü de Go-Go-Goraguer. Albüm için aslında birkaç melodik yapının farklı versiyonlarından oluşuyor diyebiliriz. Birbirini tamamlayan 25 kısa parçadan oluşan albüm, saykodelik teknikleri zorlayan hatta rahatsız edici, şiirsel, kozmik bir başyapıt. Beğeneceğinize eminim ama rahatsız olmayacağınızı garanti edemem.

LA PLANETE SAUVAGE

1 - Déshominisation II (00:56)
2 - Déshominisation I (03:50)
3 - Générique (00:44)
4 - Bracelet (01:27)
5 - Ten et Tiwa (01:46)
6 - Maquillage de Tiwa (01:17)
7 - Course de Ten (00:53)
8 - Ten et Médor (01:47)
9 - Ten et Tiwa Dorment (01:49)
10 - Ten Est Assomé (00:45)
11 - Abite (00:52)
12 - Conseil des Draags (00:56)
13 - Hommes - La Grande Co-Existence (01:15)
14 - Femme (2:12)
15 - Mira et Ten (00:44)
16 - Mort de Draag (00:52)
17 - L'oiseau (02:28)
18 - La cité des Hommes Libres (00:51)
19 - Attaque des Robots (02:05)
20 - Longue Marche (02:16)
21 - Fusées (02:20)
22 - Générique (02:07)
23 - Strip Tease (02:24)
24 - Méditation des Enfants (01:33)
25 - Vieille Meurt (00:46)

Motiffe - Motiffe (1971)

Hakkında neredeyse hiç bilgiye sahip olmadığımız gruplardan biridir Motiffe. 1971 yılında çıkmış olan tek albümü dışında başka bir kayıtlarına da rastlamadım ben. Bilen, duyan, gören varsa bilgilendirsin bizi de ekleyelim eksik kalan bilgileri bloga. İngiltere çıkışlı oldukları ve 1971'e tarihlendikleri dışında söyleyebileceklerimizin hepsi albüm üzerine atıp tutmalardan ibaret olacaktır. Öncelikle uzun hatta upuzun parçalardan oluşuyor albüm. Ya parçayı nasıl bitireceklerine karar veremeyip uzattıkça uzatmışlar ya da ulen dur işte keyif alıyoruz devam edelim mantığı gütmüşler ki ben ikincinin daha uygun olduğunu düşünüyorum. King Crimson, Colesseum gibi grupların tarzına yakın olmakla birlikte parçalarda yer alan flüt ile sıklıkla Focus ve Jethro Tull kuşağına da giriyorlar. Arada psychedelic'e kaysalar da genel olarak progressive rock semalarında gezinmekteler. Hiç alakaları olmamalarına rağmen Budgie ile benzer bi tarafları var; bu elemanlar da Budgie'dekiler gibi ticari düşünen her müzisyenin yaptığını yapmayıp kısaltsalar 8-10 parçaya yetecek kadar melodiyi ve materyali tek parçada kullanıyorlar ve de alkışı hak ediyorlar.

Life Reciprocal ve Mind & Body benim favorilerim. Albümü dinleyenlerden de yorum kısmına bi şeyler yazmalarını rica ederiz. Görmediğimiz, kaçırdığımız noktalar varsa bilelim, öğrenelim... Grup elemanları ile ilgili bilgim yok hiç o nedenle ekleyemiyorum. Ama albümde gitar, bas, davul, klavye dışında flüt, saksofon gibi aletlerin de kullanıldığını söyleyebiliriz. İyi dinlemeler...

MOTIFFE

1 - Grotesque Piece (5:15)
2 - Analogy (6:17)
3 - Life Reciprocal (10:32)
4 - To George (8:26)
5 - Mind & Body (15:36)

26 Mart 2009 Perşembe

Daily Flash - I Flash Daily (1966-1968)

Bi dolu proje var, o var bu var derken baktım ki blogu sallamışız. Kendi adıma sallamışım demek daha doğru… Kvartetten, Lolipop Yonçin ve Kozmik Kedi boş durmamış, iyi de olmuş. Gelelim Daily Flash'e... Enteresan bi gruptur. Öyle ahım şahım bişey beklemek doğru değildir belki ama albüm yapmadan tarihe geçenlerdendir bu elemanlar da. 1965 yılında kurulmuşlar ve özelllikle 1966-1968 yılları arasında kayıtlar yapmışlar. Bu albüm o kayıtların 1985 yılında ancak yayınlanabilmiş toplamasıdır. Psychedelic Folk Rock tarzlarını en iyi anlatan kelime dizimidir. Grupta başı çeken eleman Douglas Hastings adındaki gitarist abimizdir. Hastings aynı zamanda çok iyi bildiğimiz Buffalo Springfield ve Rhinoceros gruplarında da yer alarak kariyerine önemli noktalar eklemiştir.

Ben bugün yazma konusunda nedense tutuk olduğumu hissediyorum. Havadan mıdır sudan mıdır bilmiyorum. İşin kötüsü fena halde albüm tanıtımı ekleyesim var. Hatta kafamda Motiffe, Drum Circus, Grapefruit, Hook, Lucifer's Friend ile ilgili tanıtımlar dolaşıyor. Ama bu dil ve anlatı becerisinden yoksun halle yazmanın da pek bi manası olmasa gerek.

Albümde benim favorilerim Canteloupe Island, When I Was a Cowboy ve sırf isminden dolayı The French Girl. :) Ha unutmadan... Şu aralar OctoRadio'da en sık çalınan gruplardan biridir.

DAILY FLASH

Douglas Hastings / Gitar
Steve Lalor / Gitar, Vokal
Don MacAllister / Bass, Mandolin, Vokal
Craig Tarwater / Gitar
Tony Dey / Davul
Rick Dey / Gitar, Vokal
Barry Curtis / Vokal, Gitar
Don Wilhelm / Bass, Vokal
Steve Peterson / Vurmalılar, Mandolin
Jon Keliehor / Davul

I DAILY FLASH

1 - Queen Jane Approximately
2 - Violets of Dawn
3 - Green Rocky Road
4 - Barbara Flowers
5 - The Girl From North Alberta
6 - The French Girl
7 - Grizzly Bear
8 - When I Was A Cowboy
9 - Canteloupe Island
10 - Jack of Diamonds
11 - Queen Jane Approximately (Live Version)

22 Mart 2009 Pazar

Santana - Santana (1969)

Henüz daha ortaokuldaydım. Okuldan bir an önce eve gelip televizyonda matine şeklinde yayınlanan Yeşilçam filmlerini izlemek gibi takıntılı bir derdim vardı. Filmleri izledikçe fonda çalan müziklere de kulak kabartmaya başladım. Zamanla bu filmleri müzikleri için izlediğimi anlayacaktım. Güzel yıllardı...

Bir gün "Turist Ömer Yamyamlar Arasında" adlı yapıma denk gelmiştim. İşte o günden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı. Zira filmin fon müziğinde "Jingo"suyla lafı bir an evvel kendisine getirmek istediğim Santana vardı.

Carlos Santana'yı yeryüzünde bilmeyen yoktur sanırım. Popçusu da biliyor, rapçisi de biliyor, osu da busu da... Yalnız kim ne derse desin Santana bir don lastiğiymişçesine farklı müzik tarzları arasında bir o yana bir bu yana çekiştiriliyor ve bu sebepten ötürü herkesin kafasında farklı bir Santana algısı var. Santana'nın ödün verme gibi görünen oysa özünde devrimcilik olan bu değişik arayışlara yönelimini Bruce Lee bandrollü "su gibi ol kardeşim" felsefesine de yontabiliriz.

Evet, herkesin farklı bir Santana'sı var. Hatta Santana'yı sevmeyen prog severler de olmuştur, olacaktır. Gentleoctopus blogu içerisinde Santana'ya dair bir yazı olmaması da bu tezimi güçlendiriyor. Ama derseniz ki "Santana'ya gelene kadar kimler var", o zaman ben de "haklısınız" derim.

Karşınızda Santana ve arkadaşları...

SANTANA
Gregg Rolie / Klavye, Vokal
Michael Shrieve / Davul
David Brown / Bas
Michael Carabello / Vurmalılar
Jose 'Chepito' Areas / Vurmalılar
Carlos Santana / Gitar, Vokal

SANTANA

1 - Waiting (4:04)
2 - Evil Ways (3:56)
3 - Shades of Time (3:13)
4 - Savor (2:45)
5 - Jingo (4:21)
6 - Persuasion (2:35)
7 - Treat (4:43)
8 - You Just Don't Care (4:35)
9 - Soul Sacrifice (6:38)

20 Mart 2009 Cuma

Arthur Brown's Kingdom Come - The Journey (1973)

Merhaba herkese....

Ne güzel bi resim değil mi yanda duran? Uzayda otostop yapan bi amca gibi sanki. Ama ben bu albümü kapak resmi güzel diye eklemiyorum tabii ki... Bir türlü giremedim konuya yahu!

Journey albümü, bu ad ile çıkarılan üçüncü albüm. Bundan önceki grup ismi ise “The Crazy World of Arthur Brown”mış. Adından da belli oluyor sanırım albümün nasıl olduğu. Aslında önceki isimlere ya da albümlere bakarak şimdi için bi tahmin ya da genelleme yapmak da pek tarzım değil ama samimiyetle söylüyorum; bu albüm dinlenmeyi oldukça hak eden bir albüm!!!

Mellotron and ARP 2600 synthesizer (bireştirici diye çevirdi sözlük synthesizer kelimesini; bireştirici de neyse artık...) heh işte bu aletin buradaki kullanımı özellikle takdire değer bulunuyor. Bir de bu albüm çıkmadan önce davul ve klavyedeki elemanlar ayrılmış. Sanırım bu ayrılıktan sonra karar verilmiş biraz değişiklik yapılmasına. Bu isim altında çıkan diğer iki albümden farklı olarak “The Journey”, grubun daha önceki çalışmalarında izlerini görebileceğimiz İngiliz gruplara has özelliklerin tarih olduğu ve daha bi spacey daha bi progressive özellikleriyle kulaklarımızın pasının daha bi derinlemesine silindiği bir albüm bence. Çıktığı yıllarda çok da fazla ilgi görememiş abimizin çalışmaları. Hatta Arthur Brown daha sonra Texas’ta marangozluk yaparken görülmüş. Ben ellerin yalancısıyım valla öyle diyorlar...

Gelelim albümde dikkat edilmesi gereken parçalara… Öncelikle ilk sırada yer alan “Time Captives” ile üçüncü parça “Gypsy” benim favorilerim... Dinleyin siz yine de tamamını! Hepsi ayrı bir güzel, ayrı bir eğlenceli… Eminim dinledikten sonra çok şey bulacaksınız söyleyecek...

ARTHUR BROWN'S KINGDOM COME

Arthur Brown / Vokal
Phil Curtis / Bass
Andy Dalby / Gitar
Victor Peraino / Klavye
Tony Uter / Perküsyon

THE JOURNEY

1 - Time Captives (8:17)
2 - Triangles (3:17)
3 - Gypsy (9:09)
4 - Superficial Roadblocks (6:56)
5 - Conception (2:07)
6 - Spirit of Joy (3:17)
7 - Come Alive (8:45)

08 Mart 2009 Pazar

Fred - Fred (1971)

Fred diskografisi bu albümle tamamlanıyor. Gerçi grup için her şey bu albümle başlamıştı ama ben son albümden başladığım için sona ilk albümleri kaldı :)

Grubun zamanında yayınlanmamış ilk albümleri. Ben ilk bu albümü dinlediğimde gerçekten çok beğenmiştim. Ne de olsa psychedelic şeyler severim. Sonra Gnosis’e girip diğer iki albümlerinin bundan daha yüksek notlar aldığını görünce hemen o albümleri aramaya giriştim. Uzunca bir süre camiadan tanıdığım kimler varsa Fred’in ikinci ve üçüncü albümlerini sordum. Sonunda bi şekilde buldum. Siz aramayın diye tüm albümleri dökeyim istedim buraya.

Sayısız Psychedelic albüm dinlemişliğim vardır. Bu en önde sevdiklerimden biridir. Enteresan bir albüm… Ya çok güzel şarkılar var ya da kötü. Yapılan güzel şarkılar sözleri dışında oldukça kaliteli. Bu yüzden grup ilk dinlediğimde bana çok “kaliteli” gelmişti. Zaten “Notes on a Picnic” ve “Live at the Bitter End”i dinleyince kulaklarımın yanılmadığını anladım. Grup, belli bir müzikal bilgiye sahip olduğunu bu ilk albümde ortaya koyuyor. Beste yönünde eksiklikleri olduğu kanaatine varıyor insan. Daha öncede söylediğim gibi çok yetenekli müzisyenlerden oluşan bir grup olduğunu hemen anlıyorsunuz. Sonraki çalışmalarında müzikal yönlerini Fusion’a çevirdiklerini görüyoruz. Gerçek yeteneklerini oralarda kusmuşlar.

Bu albüm, grubun müzikal kariyeri boyunca yaptığı tek 45’lik olan “Love Song”u barındırmakta. Sözleri çok kötü olsa da gitar ve keman kombinasyonu muhteşem. İlk şarkı olan “Four Evenings” de gayet kaliteli bir çalışma. Bir kez daha söylemek gerekir ki Joe Decristopher ve David Rose harika müzisyenler.

Maalesef daha albümleri yok. Gönül isterdi ki daha çok olsun ben onları da yayınlayayım… Ama yok. Yine de albüm çıkaramamış bir grup için yeterli kayıt tutmuşlar ve bizi böyle güzel bir gruptan mahrum bırakmamışlar. Tüm albümlerini kesinlikle tavsiye ederim.

FRED

Joe Decristopher / Gitar
David Rose / Keman, Vokal
Ken Price / Klavye, Vokal
Mike Robison / Bas Gitar, Vokal
Bo Fox / Davul, Vokal
Gary Rosenberg

FRED

1 - Four Evenings (6:39)
2 - Soft Fisherman (6:31)
3 - Salvation Lady (6:01)
4 - By the Way (6:45)
5 - I'll Go On (4:26)
6 - For Fearless Few (3:47)
7 - A Love Song (4:40)
8 - Booking Agent Blues (4:33)
9 - Windwords (6:51)
10 - A Love Song (45rpm version) (3:28)

Fred - Notes on a Picnic (1974)

Fred’i tamamlamaya karar verdim. İlk olarak “Live at the Bitter End”i paylaşmıştım. Dedim ki madem tersten başladık öyle devam edelim.
Notes on a Picnic, grubun ikinci albümü. Daha doğrusu yayınlanmamış üç albümünden ikincisi. Bu albüm de üçüncüsü gibi, fusion (jazz/rock) tadında bir albüm. İlk albümleri olan “Fred”den sonra çıkan bu albümde tarz olarak çok olgunlaştıkları ve değiştikleri görülmekte. Bundan sonra ilki olan “Fred”i de yayımlayınca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Psychedelic olan “Fred”den resmen Fusion’a sert bir geçiş yapmışlar. Gerçi ilk albümleri de gayet başarılı, gelişme sinyalleri veren bir albüm.

Müzik daha önce de yazdığım gibi; Joe Decristopher ve David Rose etrafında olgunlaşıyor. Bu albümde klavye kullanımı biraz daha fazla… Çalış stilini beğendiğim Bo Fox da bu müzikte önemli bir yere sahip, grubun müzikal yapısını harika bir biçimde tamamlıyor. Çarpıcı keman ve gitar icralarına hazırlıklı olun.

Bir şarkıyı diğerinden ayırmadan dinlenebilecek süper bir albüm. Eğer daha önce yayımladığım “Live at the Bitter End”i beğendiyseniz buna da bayılacaksınız. Bunu garanti edebilirim. Grup ile ilgili yazdığım yazıları tekrar etmeme gerek yok. Uzatmayayım… Keyfini çıkarın…

FRED
Joe Decristopher / Gitar
David Rose / Keman, Vokal
Ken Price / Klavye, Vokal
Mike Robison / Bas Gitar, Vokal
Bo Fox / Davul, Vokal
Gary Rosenberg

NOTES ON A PICNIC

1 - Here's a Wet One (6:02)
2 - Notes on a Picnic (4:02)
3 - Variations (3:23)
4 - Mantra (5:30)
5 - For Bela Bartok (4:25)
6 - The Head's The Best Part (6:04)
7 - Cheese Dog (4:21)
8 - Chaos in the Conservatory (8:47)
9 - Perverseerance (4:42)
10 - Political Silence (4:42)
11 - Slippin' Into Darkness (12:44)

02 Mart 2009 Pazartesi

Alia Musica - Alia Musica (1979)

Radyodan yapılan Alia Musica isteği üzerine işte sizlere Alia Musica. Alia Musica 12 müzisyenin bir araya gelerek yaptıkları şahane bir çalışma. Prodüktörlüğünü Premiata Forneria Marconi’den hatırlayağımız Mauro Pagani yapıyor, aynı zamanda da müzisyen olarak grupta yer alıyor. PFM dedik diye “ooo PFM ha” deyip onların tarzında bir müzik beklenmesin, çünkü PFM tarzından çok uzak bu albüm. PFM'nin en verimli, en iyi dönemlerinde yer alan Mauro Pagani, 1976’da gruptan ayrıldıktan sonra solo takılmaya karar verip kariyerini farklı bir yönde sürdürmüştür. Başka gruplarla da çalışmış 12 müzisyen bir araya gelip 1979 tarihli İtalyan Folk tarzındaki bu albüme imzalarını atmışlar. Mauro Pagani'nin solo kariyerinde yapmış olduğu albümler de dinlenesidir ayrıca. İkinci albümü Sogno di una Notte d'estate aynı zamanda tiyatro ve film müziği olarak da kullanılmış... Ünlü şarkıcı ve söz yazarı Fabrizio de Andre’yle tanışmasından sonra film müzikleri alanına da girmiştir. Albüm hakikaten nefis… Ortaçağ müzik aletlerinin kullanıldığı bu albümü dinlerken ortaçağ karanlığını, kasvetini (ki ortaçağ empoze edilenin aksine hiç de abartıldığı gibi değildir:) hissedeceğinize eminim. Mauro Pagani burada yaylıların atası sayılabilecek "rebec" ilginç bir sesi olan çevirmeli garip bir zımbırtı "vielle" kullanmış. Neyse keyifle dinleyin.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Galliard - New Dawn (1970)

Galliard. (sanırım gayard olarak telaffuz ediliyor) Erkenci bu elemanlar. 1968'de kurulmuşlar, ilk albüm 1969 ikincisi ve buraya konuk olanı da 1970'de kaydedilmiş. Bakınca birkaç yıl sonrasının müziğini dinlediğini ayırt edebiliyor insan. Psychedelic'ten Jazz Rock Fusion'a uzanan Galliard müziğinde Brass diye tabir edilen pirinçten yapılma aletler ön planda. Pirinç derken Gönen Baldo pirinci kastetmiyorum yanlış anlaşılmasın. Saksofon, trombon gibi alet edevattan bahsediyorum. Buna rağmen grubun has elemanları Dave Caswell ve John Smith müzikte ön plana çıkan pirinç aletlerden ziyade ahşap nefeslileri çalıyorlar. Müziği belirleyen Caswell ve Smith iken böyle enteresan bi açılım da hoş tabi. Toparlarsak, her iki albümün de genelinde üflemelilere dayanan şaane Jazz Rozk Fusion dinleme garantisi var.

İngiliz menşeli olan grubun vokali Geoff Brown da yetenekli bi abimiz olduğunu sık sık gösteriyor. Bir de orijinal kadrosu 6 kişiden oluşmasına rağmen albümde 12 kişilik bi kadro yer almış bunu da belirtmeden geçmeyelim.

Ask for Nothing, Open Up Your Mind ve In Your Minds Eyes benim bu albümdeki favorilerim. Sıkılmadan, insanı zorlamadan ama kaliteden de asla taviz verdirmeden dinlenilebilecek albümlerin başında gelir bu albüm.

GALLIARD

Andrew Abbott / Bass, 2. Lead Vokal
Geoff Brown / Vokal, Rhythm Gitar
Dave Caswell / Woodwind (Saksofon & Flüt)
Richard Pannell / Gitar, Sitar
Leslie Podraza / Davul
John Smith / Woodwind
Harald Beckett / Trumpet, Flüt, Horn
John Hughes / Trombon
Lyle Jenkins / Saksofon
John Morton / Klavye
Tony Roberts / Saksofon, Flüt
Tommy Thomas / Vurmalılar

NEW DAWN

1 - New Dawn Breaking (4:20)
2 - Ask For Nothing (9:02)
3 - Winter-Spring-Summer (5:57)
4 - Open Up Your Mind (3:14)
5 - And Smile Again (4:09)
6 - Somethings Going On (4:54)
7 - Premonition (4:45)
8 - In Your Minds Eyes (6:31)

OctoRadio ON AIR!!! - OctoRadio YAYINDA!!!

22 Şubat 2009 Pazar

Fred - Live at the Bitter End (1974)

Evet söz verdiğim gibi sırada Fred var… 3 albümü olan grubun -ki bu albümler anlaşılmaz biçimde zamanında yayınlanmamış- canlı performanslarının kaydedildiği son çalışması.

1967’de Ken ve Joe beraber çalmaya başlamışlar. 1970 yılına gelindiğinde Bo, Gary ve David’in katılımı ile tam kadroyu kurmuşlar. Bir süre Jethro Tull, Traffic, Zappa, King Crimson coverları yapmışlar. Sonra, şair olan Gary’nin verdiği ilham ile kendi besteleri üzerinde yoğunlaşmışlar.

Dediğim gibi grubun albümleri yapıldığı tarihte gün yüzü görememiş. Sadece kendi adını taşıyan ilk albümlerinde olan “A love Song” single olarak yayınlanmış.

İlk albümleri olan “Fred”de müzik, daha çok o dönemlerin Amerika’sında ağırlıklı olarak görülen Psychedelic tarza yakın bir sound ile yapılmış. Ancak ondan sonraki 2 albümü (bu ve Notes on a Picnic) tam fusion (jazz-rock) tadında. Diyebilirim ki Amerikalıların yaptığı en başarılı fusion albümlerinden ikisine bu grup imza atmış. Tabi bu benim fikrim. J Grubun tüm albümlerinde keman ve gitar ön planda. Özellikle David Rose un (ki rahmetli oldu) kemanı gerçekten muhteşem. Joe Decristopher’ın gitar stili gerçekten kendine özgü. Özellikle ilk albümde kullandığı ton çok etkileyici… Diğer 2 albümünü de kesinlikle ekliycem. Bo Fox’a da ayrı bir parantez açmak lazım. Usta bir Jazz davulcusu gibi çalıyor.

İlk önce bu albümü koyma nedenim, grubun ne kadar yetenekli ve ne kadar özel müzisyenlerden kurulduğunu görmenizdir. Bence bir grubun kalitesini gösteren canlı performansıdır. Her ne kadar tanınmamış olsalar da albümü olup meşhur olanlardan aşağı kalır yanları yok hatta birçoğundan çok daha iyiler. Şarkıların tamamı aynı kalitede ve içleri sürprizlerle dolu... Özellikle “Pachanga”da ortalara doğru bas gitar ile başlayıp, gitar keman klavye ve davul ile coşan bölüm gerçekten usta işi… Muhteşem. Sürekli agresif giden ama asla melodi duygularından ödün vermeyen bir grup.

Yazık olmuş, hem de çok. 1974’de dağılan grup yine de o yıllardaki kayıtlarını saklamış ve bize dolu dolu 3 albüm bırakmışlar. Kesinlikle dinlemenizi tavsiye ederim.

FRED

Joe Decristopher / Gitar
David Rose / Keman, Vokal
Ken Price / Klavye, Vokal
Mike Robison / Bas Gitar, Vokal
Bo Fox / Davul, Vokal
Gary Rosenberg

LIVE AT THE BITTER END

1 - Variations (03:46)
2 - Nocturnal (12:06)
3 - Freefall (02:11)
4 - Morose Code (04:39)
5 - Pachanga (07:44)
6 - Cathode Ray Fantasy (02:51)
7 - Immersions (06:59)
8 - Mucous Music (06:38)

20 Şubat 2009 Cuma

Bijelo Dugme - Kad Bi' Bio Bijelo Dugme (1974)

Çok uzun zaman önce plak çalarım çalışırken elime geçmişti bu albüm. Kapağa bakıp 70'li yılların o salak pop/disco albümlerinden biri sandıydım da getiren arkadaş "olm şaane bi albüm" dediydi. Böyle salak bi kapak kullanan elemanlardan progressive rocker olmaz diye geçirmiştim içimden de yanılmışım. Ha, dehşet bi albüm de değil şüphesiz bu (ikinci albümleri dehşetin de ötesinde bi başyapıttır belirtelim; Šta Bi Dao Da Si Na Mom Mjestu (1975)) ama beğenmeyen de çıkmayacaktır pek. Başta dile alışmak zor oluyor. Yugoslavca sonuçta. Sık dinlediğimiz bi dil değil. Ama müzik zaten alıp götürüyor seni, Zeljko Bebek'in vokali de ayrı bi güzellik tabi.

Bugüne dek niye atlamışız sorusu sorduran gruplardan ve albümlerden biriyle karşı karşıyayız anlayacağınız. Yugo biraderlerde daha iyileri de var ama Bijelo Dugme'nin (Beyaz Düğme) yeri de bi başka. Hem dünya müziğine de ekstra bir armağanları var; Goran Bregovic. Şimdilerde etnik müzikle pop alaşımlarını birleştiren arkadaşımız bu gruptan yetişmedir. Fakat Bijelo Dugme ile Bregovic müziği hiçbir benzerlik de göstermez. Bu neyin göstergesidir isteyenlerle tartışırız. :)

İlk parça Kad Bi' Bio Bijelo Dugme 10.23'lük şaane bi parçadır (ulen referans noktası vermeden şaane demek de pek yakışmıyor bu saatten sonra ama idare ediceksiniz artık). Üzerine konuşmaya çok da gerek yok. Dinleyen anlar ne demek olduğunu. İkinci parçanın girişi öyle bi hava yaratıyor ki ben her seferinde kendimi Chicago'da saçma salak bi barda uyuklarken buluyorum kendimi. Alkolden kafamı kaldıracak durumda değilim ve bi anda fonda acayip bişey çalıyor. Vokal girince önce bi bu ne lan Chicago'da böyle bi dil yok diyorum kendi kendime ama müzikle birlikte o etk ide kayboluyor. Selma ise o dönemin en ünlü aşk baladlarından. İsimden dolayı komik gelmekle birlikte fena etkiler bırakan bi parçadır. Selma ve Progressive Rock! :) Patim Evo Deset Dana ise benim favori parçam bu albümde. Bregovic'in harmonikasıyla başlıyor ve adamların her şekilde dünya müziğinin içinde yer aldıklarının kanıtı. Ritimleri Heep ritimleri ile benzeşiyor da belki o nedenle benim favori parçam. Tam anlamıyorum ama "iii... iiyyyaaaa... isinaaa paina paina paina packi.. aslında ti i ja iz inata inata inata ... diyomuş bu arada) gibi bi bölüm var parçanın ortasında bayılıyorum ben o kısma.

Dinleyin işte be!..

BIJELO DUGME

Goran Bregović / Gitar, Harmonika
Željko Bebek / Vokal
Zoran Redžić / Bass
Goran "Ipe" Ivandić / Davul
Vlado Pravdić / Hammond Org, Moog Synth, Piyano & Elektrikli Piyano

KAD BI' BIO BIJELO DUGME

1 - Kad bi' bio bijelo dugme (10:23)
2 - Blues za moju bivsu dragu (6:23)
3 - Ne spavaj mala moja muzika dok svira (2:30)
4 - Sve cu da ti dam samo da zaigram (4:04)
5 - Selma (6:09)
6 - Patim evo deset dana (4:51)

18 Karat Gold - All Bumm (1973)

Embryo, Amon Düül II ve Motherhood'dan elemanlar birleşirse ortaya ne çıkar? Aha bu çok da iyi olmayan albüm çıkar. Sanılanın aksine muhteşem bir çalışma değil bu albüm. Hatta pek çok dinleyici beğenmeyecektir de. Krautrock adına bi mihenk taşı, Alman müziğinde bi yenilik ya da efsanenin geri dönüşü gibi bir şey de yok ortada. Zaten grubun adı da albümün adı da pek bi cıvık benim açımdan. Ben pek sevmem kısaca bu albümü. Yonçin, Dude ve Lolipop dinlediler mi daha önce bilemiyorum ama dinledikten sonra bi iki kelam etsinler üstüne de yanılıyor muyum yoksa yanılmıyor muyum bi görelim. Çünkü bazen hakikaten enteresan durumlar olabiliyor. Daha önce de bahsettiğim üzere Yes - Relayer albümünü bi kez dinleyip sonra 6 ay uzak durmuştum Yes'ten. Bi gün tekrar elime aldığımda ne değiştiyse adamların en iyi albümü oldu benim için. Mood dedikleri şeyle uyuşmazlık oluyor sanırım ara sıra.

Bu arkadaşlar melodik yanı ağır basan bi türde krautrock yapıyorlar. Hatta işin Heavy kısmına da kayıyorlar denilebilir rahatlıkla. Şu parça muhteşem bu parça kötü gibi bi değerlendirme yapamıyorum zira hepsi sıradan geliyor bana. Unh! Pek bi ağır konuştum galiba. Neyse yahu ben pek beğenmem bu albümü.

18 KARAT GOLD (ACHTZEHN KARAT GOLD)

Jörg Evers / Gitar
Keith Forsey / Davul
Klaus Ebert / Gitar
Lothar Meid / Bass

ALL-BUMM

1 - Going home
2 - Come on Monday
3 - Flying
4 - Goldrush
5 - Star-eyed
6 - Dr. Stein
7 - Elektric infected
8 - I am just a man
9 - See me in your dreams
10 - If my guru would know
11 - Cool

02 Şubat 2009 Pazartesi

Don Bradshaw Leather - Distance Between Us (1972)

Gizem bizleri büyüleyen bir olgudur, merak uyandırır. Net bir bilgiye ulaşamamak “gizemi” “Efsane” boyutuna taşır.

Adının bile Don Bradshaw (albüm kapağında Don Bradsham yazmakta) olduğu şüpheli olan bu adam ve yaptığı bu albüm hakkında ortada birçok rivayet dolanmakta. Rivayetlerin sayısının "birçok" olmasının nedeni albümün insanlar üzerinde bıraktığı etki.

Gerçekten enteresan bir albüm, hem de çok… Neredeyse sadece klavye kullanılmış. Hem de korkutucu düzeyde. Tabi biraz uçuk kaçık vurmalı, uzaklardan gelen kadın sesi hatta flüt de var işin içinde... Albüm bir korku filminin soundtracki modunda. Pek bir besteye dayanmadığını tahmin ettiğim deneysel ve doğaçlama bir müzik.

Kapakta görülen adam Don Bradshaw mu kimse bilmiyor. Öyle olduğu tahmin ediliyor. Albümün yayınlandığı firma özel bir firma olduğu için oradan da bir sonuç çıkmıyor... Ortada o kadar çok laf dönüyor ki. En çok konuşulan da Barkley James Harvest’ta çalmış olan Robert John Godfrey olduğu yönünde. Ama sonra birçoğu tarafından o da yalanlanmış.

Ne kadar doğru bilmiyorum ama en sonunda adamın kız kardeşi çıkmış ve abisi ile ilgili bilgi isteyenleri aydınlatmış. Kadının dediğine göre Don, 1948 yılında doğmuş. Klasik müzik ile ilgili çok sağlam eğitim almış. 70’lerin başında Essex’teyken bir şekilde bulduğu fonlarla kendi stüdyosunu kurmuş. İçinde de bir kilise orgu ile -albümde çokça duyacaksınız- albümü çok basit teknikler ile kaydetmiş. Kadın albümü “Aynı oranda Karar ile Merhamet arasında bir denge-bütünlük içinde geçen karar ve merhamet dengesi ” olarak tanımlamış. Böyle bir albümü yapan adamın kardeşi de anca böyle yorumlar albümü. :) Toptan uçmuşlar. :) Onun için bu kadının verdiği bilgilerin doğru olduğunu düşünüyorum. Bu arada Adam denene göre 10 küsür sene önce ölmüş.

Albüm ile ilgili çok farklı tanımlamalar var. En değişiklerinden biri: “Cehennemde bir barda siyah metal bir piyano düşünün, Don Bradshaw Leather’ın estetiğini anlamaya başlarsınız.” Başka bir tanesi : “Korku Senfonisi”. Bilinmezlik ve güzellik insanlarda fazlaca merak uyandırmış. Ben de dahil, bu adamın gerçekte kim olduğunu dinleyen herkes merak ediyor

Sonuna kadar karanlık, depresif, deneysel, deli, uçuk, kaçık, bulanık... Ama gerçekten çok etkileyici ve kopuk bir çalışma. Kısaca bu dünyadan olmayan bir albüm...

DISTANCE BETWEEN US

1 - Distance Between Us [Part 1] (19:00)
2 - Distance Between Us [Part 2] (18:24)
3 - Dance of the Goblins (22:58)
4 - Autumn Mist (23:14)

31 Ocak 2009 Cumartesi

Clark Hutchinson – A=MH 2 (1969)

Aslında bir isim gibi duruyor Clark Hutchinson… Ben de öyle zannetmiştim ilk. Adam kesin gitaristtir, Erkin Koray gibi adı öndedir. Ama öyle değilmiş.

Dinleyeceğiniz müziği yapan sadece 2 kişi. Yaptıkları albümlerden ilki bu. 1970’de “Retribution”, 1971’de “Gestalt”ı çıkardılar. Bir de 1994’de “Blues” adı altında yayınladıkları albüm; 1969’dan önce ki kayıtlarını içermekte.

A=MH2 kesinlikle yaptıkları en iyi çalışma. Hatta bir klasik desem abartmış olmam. 12 saatlik 2 çalışmada bu albümü yapmışlar… Ve sadece 2 kişi. Gerçekten inanılmaz.

Baştan sona Emprovize sololarla ve fikirlerle dolu olan albüm, etnik melodilerle işlenmiş. Tarz olarak Indo Rock/Raga olarak geçer. Ama sadece bu tarif albüm için yeterli değil diye düşünüyorum. Blues, Psych-trip, folk, hatta fusion’a bile uğramış bir çalışma… Tarz belirleme işi her zaman kolay olmuyor maalesef. Bu da onlardan birisi…

Mick Hutchinson bir gitar ustası. Bilmeyen varsa öğrenmeli. Doğu ezgileri doludur soloları. Zaten müzik kariyerine tabla ustası olan Sam Gopal ile Hint müziği yaparak başlamış. Albüm boyunca inanılmaz güzel sololarına şahit olacaksınız. Neredeyse hepsi doğaçlama. Muhteşem! Andy Clark’a da haksızlık etmeyelim biraz da ondan bahsedelim. Adam eline ne geçerse çalabilen bir adam. Gitar hariç ne varsa çalmış. :)

İkili 1971’de dağılmış. Hutchinson, 1998 yılında solo albüm çıkarana kadar Agent Orange, America, Anderson/Bruford/Wakeman, Ashford & Simpson, Roy Ayers, The B-52's, Whitney Houston, Madonna, Manhattan Transfer, The O'Jays, Diana Ross, David Sanborn, Neil Sedaka, Village People gibi isimlerin yapımcılığını falan yapmış. Andy Clark ise Jeff Beck (upp albümü) David Bowie gibi müzisyenlerle beraber çalmış.

Süper bir albüm... Harika bir albüm… Çok keyif alacağınızdan eminim. Muhtemelen keyiften fazlasını hissettirecek. Yapılmış en güzel doğaçlama albümlerden biridir bu. Keyfini çıkarın…


CLARK HUTCHINSON
Mick Hutchinson / Gitar
Andy Clark / Klavye, davul, Sax, Flüt

A=MH2

1 - Improvisation on a Modal Scale (10:02)
2 - Acapulco Gold (7:17)
3 - Impromptu in 'E' Minor (8:19)
4 - Textures in 3/4 (10:35)
5 - Improvisation on an Indian Scale (13:09)

18 Ocak 2009 Pazar

Deep Purple – Concerto for Group and Orchestra (1970)


Deep Purple. Bahsetmeye gerek yok sanırım. Hepimizin tanıdığı, tanımayanların en azından ismini veya şarkılarını duyup sevdiği, sevmese bile saygı duyduğu efsane grup. O grubun Mark II’si. Yıllar 1970’i gösteriyor. Rock, dünyayı sarmış sarmalamış durumda. O zaman boşluğunun ortasında bir isim. Jon Lord. Klavyesiyle dünyalar yaratan bir adam, müziğin gelişmesine sadece tanık olmakla kalmamak istediğinden belki, belki sadece yeni bir şeyler denemek istemesinden ya da tamamen biz bunu da yapabiliyoruz demek için... Tüm bir concertoyu kendi başına yazıp, koskoca İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası’na bunu bir avuç hippiyle çalmalarına ikna eden isim.

Albüm hakkında çok fazla konuşmamak istiyorum zira topluca yazılmasına karar vermiştik en son. Ön adım atmak gerek diye, ilk birkaç naçizane yorumumu iliştirmek istiyorum sadece... İzlediğim en garip konserlerden biriydi bu sanırım. Sahnede Deep Purple, arkalarında onlarca kişi. İki grubun da kendilerine has müzikleri var ve bunu birleştirmek üzereler. Nefesimi tutmuştum adeta ilk izlerken. Ne yapacaklar? Nasıl çalacaklar? Dinlemeyenler varsa onlar da tutsun. İzleyip ya da dinleyip görsün/duysun. Üstünde bahsedilmemesi gerek bana göre bu konserin. Sadece dinleyin…

DEEP PURPLE

Ritchie Blackmore / Gitar
Ian Gillan / Vokal
Jon Lord / Org, Klavye, Arka Vokal
Ian Paice / Davul, Perküsyon
Roger Glover / Bass, Arka Vokal

13 Ocak 2009 Salı

José Cid - 10000 Anos Depois Entre Vénus e Marte (1978)

70’ler Portekiz müziğini ele aldığımızda Quarteto 1111 Tantra, Banda Do Cascao, Petrus Castrus gibi gruplar arasında belki de en göze çarpanıdır Jose Cid. Cid, "10000 Anos Depois Entre Venus E Marte" albüm performansıyla kendisini kanıtlamış, saygıdeğer bir müzik insanıdır. Yanında çalan müzisyen arkadaşların da hakkını vermek lazım tabii ki de. Fakat aynı cümleyi tekrarlamaktan ne kadar sıkıntılı olsam da belirtmek istiyorum ki albüm hak ettiği ilgiyi bulamamış, tarihin tozlu raflarında ilgili kimseler tarafından keşfedilmeyi beklemiştir.

Albüm, Cid ve klavyesi hegemonyasındaki sekiz parçadan oluşmaktadır. Enstrümanların uyumu inanılmazdır. Bazı yorumcular tarafından 70’lerin en önemli mellotron dinletisi olarak gösterilmektedir.

Kısaca konsepti de özetlemek gerekirse, efenim dünya yıkıma uğramıştır. Bu olaydan bir adam ve bir kadın uzay gemisine binip uzaklaşarak paçayı kurtarmışlardır. Aradan 10000 yıl geçer. Elemanlar dünyanın eski dengesini ve güzelliğini tekrardan var etmek amacıyla ellerindeki teknolojiyle harap olmuş gezegenlerine geri dönerler.

Görüldüğü gibi Sci-Fi odaklı bir hikaye ve buna paralel düşüncelerle kurgulanmış sesler bütününden ibaret, leziz bir albümdür. Şarkı sözlerinin Portekizce olması salt müziğe yoğunlaşmayı olanaklı kılacaktır. Eh, hala konsepte takılıp da derin düşüncelere dalacak olanlara ise hiçbir sözüm yok.

JOSE CID

José Cid / Piyano, Synthesizer, Mellotron, Vokal
Josi Carrapa / Gitar (8)
Ramon Gallarza / Davul, Perküsyon (1-7)
Zé Nabo / Bas Gitar, Gitar (1-7)
Guilherme Scarpa Inãs / Davul, Perküsyon (8)
Mike Sergeant / Gitar (2)

10000 ANOS DEPOIS ENTRE VENUS E MARTE

1 - O Ultimo Dia Terra (4:24)
2 - O Caos (5:50)
3 - Fuga Para O Espaco (8:09)
4 - Mellotron O Planeta Fantastico (6:43)
5 - 10,000 Anos Depois Entre Venu E Marte (6:03)
6 - A Partir Do Zero (4:44)
7 - Memos (2:22)
8 - Vida (Sons Do Quotidiano) (12:41)

12 Ocak 2009 Pazartesi

Axe - Live & Studio (1970)

Hep yakınırız, zamanında güzel müzik yapmış üstâdlarımızın değerini yeterince bilmiyoruz diye… Evet bilmiyoruz doğru. Zaten elimizde yüzlerce grup yok, olanın da kıymetini bilmiyoruz maalesef. İngiltere, Amerika gibi ülkelerde ise durum biraz farklı. O kadar çok grup var ki… Ve bu gruplar o kadar iyiler ki aralarında “klasik” olabilecek birçok albüm o zenginliğin içinde kaybolup gitmiş. Bizde imkansızlık ve ilgisizlikten, onlarda şansızlık ve sırasızlıktan(bu tabiri yeni buldum)… :)

İşte Axe de bunlardan biri. Albüm yapma şansı bulamamış, harika bir grup. Diyeceksiniz ki “Madem bu kadar iyiler, İngiltere gibi bir ülkede nasıl olur da gözden kaçmışlar?”. Herhalde en mantıklı cevap “Amerika da Fred gibi bir grup nasıl oldu da gözden kaçtıysa, bu da kaçmış olabilir” olurdu herhalde. :)

Bu kayıp grup hakkında doğru düzgün bir bilgiye ulaşamadım. Albüm, denene göre Lord Barford Croquet turnesinde 1969 yılında canlı olarak kaydedilmiş. Buram buram acid ve psychedelia kokan, çok sağlam gitar sololarının olduğu, dişi vokalin folk havasında kullanıldığı bir albüm bu. Jefferson Airplane, Cream, Jimi Hendrix Experience, Grateful Dead gibi grupların bir karışımı desek doğru olur sanırım. Vokal, prodüktörlüğünü Keith Relf’in (The Yardbirds) yaptığı “Saturnalia” grubunun vokalisti Aletta ile “Jullian’s Treatment”dan Cathy Pruden karışımı bir şey… Gayet başarılı anlayacağınız J.

Hayatımda bir cd’nin ikinci elinin 118 $ a satıldığını bu grup ile gördüm. Kim basmış ne kadar basmış bilinmez ama yapanın ellerine sağlık. Şarkılara gelince hepsi birbirinden güzel… Ayırmak gibi olmasın ”The Childs Dream” ve “Strange Sights and Crimson Nights” benim ilk dikkatimi çeken şarkılar oldu. “Strange Sights…”da vokal gitar işbirliği çok başarılı. “Childs Dream” adından da anlaşılacağı üzere trip bir şarkı. “Ahinam take II” kısa ama bomba bir şarkı, tadını insanın damağında bırakıyor. Albümde bulunan “A House is not a Motel” bir Love coverı… Zaten tarz olarak Love’dan da bir şeyler var bu grupta.

Bir paragraf da bu Barford denen adam için açmak lazım. Grubu çekip götüren bu adam. Harika iş çıkarmış. Bazı soloları bana Barış Manço’nun psychedelic vakitlerini anımsatıyor. Başka bir yerde çalmış mı bilmiyorum ama müzikten kopmuşsa çok yazık olmuş.

Acid, Psych, trip sevenler, bu albümü kesinlikle kaçırmayın. Jam sessionların olduğu enfes bir albüm…

Not: Axe adında 70’lerde başka bir İngiliz grup daha var, “Axe” ve “Nemesis” diye albümleri olan. Bu grubun onunla bir bağı yoktur. Zaten bu albüm zamanında yayınlanmadı…

AXE

A.Barford / Gitar
S.Gordon /Davul
M.Nobbs /Bas Gitar
Vivienne /Vokal
R.Hilliard /Akustik Gitar

LIVE & STUDIO

1 - Here to There (0:38)
2 - Ahinam Take II (2:27)
3 - Another Sunset, Another Dawn(4:08)
4 - The Child Dreams(9:05)
5 - A House is Not a Motel (4:46)
6 - Peace of Mind (3:08)
7 - Dark Vision (2:28)
8 - Strange Sights and Crimson Nights (6:22)
9 - Here to There (live, 1969) (8:20)

11 Ocak 2009 Pazar

Metin H. Alatlı - Sentetik Oyun Havaları (1974)

Aslında Gentle'ın kafasına koca bir taşla birlikte gelecek başka bir albüm yayınlamayı düşünüyordum ama bi tane daha bizden bir şeyler olsun diyerek bu albümde karar kıldım. Artık başka bir zaman yararız kafasını napalım.

Kardeşim, hep ecnebilerden mi çıkacak bu tür müzikler, var da biz mi duymadık diyen progressive severlere ahanda işte, var bizde de kardeşim diyerek Türk işi moog eseriyle Türkiye’de bir ilki gerçekleştiren Metin Alatlı'ya geçiyorum.

Metin Alatlı: Sentetik Oyun Havalari isimli LP'si ile Türk elektronik müziğinin ilk örneklerinden bir kısmının altına imzasını atmış, eski siluetler grubunun klavyecisidir. Unutmadan da belirtelim film müzikleri alanında da bir kaç çalışması olup Türkiye’de aranjman türünü ilk uygulayan kişilerdendir.

Alaturka'dan Alamoog'a Esinlemeler: Metin Alatlı tarafından modern ritimlere özellikle moog ve arp 2600 synthesizer'ına uyarlanmış birbirinden güzel parçalar içeriyor. Bize has melodilerin, moog tarzı müzikle icra edilmesinin sonucu aslında bu albüm. Metin Alatlı siluetlerin dağılmasından sonra üniversitenin bitiminde dışarıya açılıp Avrupa'dan Asya'ya, Uzakdoğu'dan Ortadoğu’ya kadar çalışmadığı yer ve müzisyen neredeyse kalmamış. Yedi yıllık bu uzun gezinin sonrasında, 1974 yılında Türkiye’ye geri dönmüş. 1975 yılında da Stephan Umutyan ve Duyal Karagözoğu'nun gayretleriyle işte bu albümü çıkarmışlar.

Öte yandan albümün kaydı o zamanlara göre de çok iyi başarılmış, sesler temiz pürüzsüz. Dinlenmesi oldukça zevkli kıpır kıpır bi albüm Alaturka'dan Alamoog. Zaman zaman Zeki Alasya, Metin Akpınar filmleri hatırlayacaksınız albümü dinlerken. Müzisyen kadrosu da oldukça iyi albümde, enstrüman çeşitliliği de tarza göre pek bol. Hhammond, sitar, tumba, arp, vurmalılar vs. Favori parça olayına girmeyeceğim çünkü hepsi birbirinden güzel de "Mevlana Böyle Dedi" adlı parça sanki birazcık daha favori gibi. :) Neyse keyifle dinleyin.

Metin Alatlı 1989 yılında vefat etmiştir. Bizlere böyle güzel bir yapıt bıraktığı içinde rahmetle anıyoruz ayrıca.

Ulen ne güzel bir şey be, geride anılacak bir şeyler bırakıp gitmek bu dünyadan anasını satayım. Hislendim bak şimdi. Ağustos böceği misali gez, toz, ye, iç, uyu bir şey üretmeye çaba harcama, sonrada hayıflan. Lenn var yaa,var ya aahyaaakk uleyn. :(

METİN H. ALATLI

Metin H. Alatlı / Arp 2600, Synthesizer, Hammond H-112 org, l-220 Leslie, Sitar
Stephan Umutyan / Fender Jaguar, Telecaster Elektro, Gibson Dove Akustik, Gibson Les Paul bas gitar, Shankar sitar
Yaz Baltacıgil / Fender Jazz Bas
Atilla Ceyhan / Tüm Taksimler
Erdoğan Aktuğ / Ludwig Super Classic Davul
Veysel Çadır / Ludwig Down Beat Davul, Tumba
Duyal Karagözoğlu / Kayıt
Yeşil Giresunlu / Moral Destek

SENTETİK OYUN HAVALARI

1 - Beyoğlu’nda Gezersin
2 - Gül Ağacı Değilem
3 - Silifke – Bombili - Niksar’ın Fidanları
4 - Fındık Kurdu - İbibikler - Dere - Düriyem
5 - Çayda Çıra
6 - Dede Efendi
7 - Haydar Haydar
8 - Nikriz Longa
9 - Dök Zülfünü
10 - Rast Saz Semaisi
11 - Silemezler Gönlümden
12 - Olam Boyun Kurbanın - Aman Avcı - Hoş Bilezik
13 - Nasıl Geçti Habersiz
14 - Mevlana Böyle Dedi

08 Ocak 2009 Perşembe

A. R. & Machines - Die Grune Reise (1971)

Bak yine dayanamadım geldim... Hazır buluşma planlarının verdiği heyecan ve gaz içimde tanımlayamadığım nesnelere dönüşmüşken ve çalışmam gereken finaller henüz beyin kıvrımlarımı düzleştirmemişken bu albümü paylaşayım dedim...

Günlerdir dinliyorum bu albümü elimde olmadan. Farkında olmamanın da sağladığı derin bir iç huzuruyla ''boş ver gitsin be abicim daha 4 gün var sonra çalışırsın'' diyorum kendime. Aslında kafam karışık biraz. Achim Reichel abimiz deneysel çalışmış bu albümde, ben de öyle yapacağım gibi, parmaklarım hangi tuşa basarsa o yazılmış olacak işte. Aslında... Düşündüm de böyle olmamalı, bu salma halim yaptığım işi boşvermişliğimden kaynaklanmıyor. Belki de bu soba arkasına kıvrılmış kedi modum, albümün nasıl olduğunu anlatacak yeteneğimin olmayışındandır... Bilmiyorum kediliğin yanında eşeklik de ettiysem af ola...

Albümün tamamı dinlenilebilecek nitelikte fazlasıyla kraut hatta biraz asidik tribal spacey. Aslında tarz konusunda çok da emin değilim her şey olabilir. Gitarın ve efektlerin ön planda olduğu bi albüm ve kulağa oldukça hoş geliyor tınılar. ''Almanlar bu işi iyi yapıyor'' dedirtiyor adama. 11 dakikalık ''Truth And Probality'' benim favorilerim arasında bi de ''As If I Have Seen All This Before'' da dikkat edilmesi gereken bir parça... Aslında albümün tamamı öyle! Ayrımcılık yapmayayım durduk yere.

Hadi bakalım yeşil bir yolculuğa çıkma vakti geldi... Paçalarımızı çorapların içine sokalım diyesim var ama bu kış gününde kenecikler de toprağın altında uyuyorlar...

Ayyy ne saçmalıyorum ya!!! Mazur görün lütfen...

A. R. & MACHINES

Achim Reichel / Gitar, Vokal
Frank Dostal / Şarkı Sözleri

DİE GRUNE REISE

1 - Globus (2:56)
2 - In The Same Boat (2:06)
3 - Beautiful Babylon (5:01)
4 - I´ll Be Your Singer (2:26)
5 - Body (1:57)
6 - A Book´s Blues (1:40)
7 - As If I Have Seen All This Before (5:31)
8 - Cosmic Vibration (4:41)
9 - Come On, People (2:54)
10 - Truth And Probality (11:41)

Eik - Hrislan Og Straumurinn (1977)

Biraz İzlanda havası alalım...

%83’ü hali hazırda internet kullanıcısı olan İzlanda'nın biraz boşladığını düşündüğüm bir grup Eik. Zira hakkında İzlandaca'yı geçtim İngilizce olarak bile doğru dürüst yazılmış bir şey bulamadım.

Her neyse… Bahsi geçen memleketten çıkmış en iyi gruplardandır. 1971 yılında müzik kariyerine başlamış olan grup ikinci albümleri "Hrislan Og Straumurinn" ardından 1978 yılında dağılmışlardır.

Eik, senfonik tabanlı jazz, blues ve biraz da funk öğelerle oluşturmuştur parçalarını. Albümün sürprizleri boldur. Yine de rahat dinlenebilir olmasıyla dikkat çeker. Yes’ten fazlasıyla etkilenmiş olmalarına karşın daha fazla türlerde dolanmaları ilk başta tutarsızlık abidesi olarak insanın bilinç altına işlese bile oturaklı bir grup olduğu dinlenince anlaşılıyor. Sanki önceden hazırlanılmamış da direkt stüdyoya dalıp içlerinden geleni çalmış herifler. O derece rahatlar benim gözümde.

Şüphesiz albümün en ağır topu yaklaşık 15 dakikalık albüme de adını veren "Hrislan og Straumurinn"dir. Fakat parçalar iyi-kötü, ağır-hafif demeden kesintisiz dinlenilirse bütünlük bozulmayacak ve dinleyici daha büyük bir keyif alacaktır.

İskandinav bağımlıları bir adım öne...

EIK

Magnus Finnur Johannsson / Vokal, Yan Flüt
Thorsteinn Magnusson / Gitar, Mini Moog, Vokal
Petur Hjaltested / Klavye
Asgeir Oskarsson / Davul
Haraldur Thorsteinsson / Bas Gitar, Perküsyon, Vokal
Tryggvi Julius Hubner / Gitar, Perküsyon, Vokal

HRISLAN OG STAUMURINN

1 - Hrislan og Straumurinn (14:23)
2 - Eitthvad Almennilegt (4:05)
3 - Diskosnudurinn (2:01)
4 - Í Dvala (2:23)
5 - Átthagar (3:17)
6 - Fúnk (4:16)
7 - Fjöll (4:27)
8 - Í Stuttu Máli (0:48)

06 Ocak 2009 Salı

Redd – Tristes Noticias del Imperio (1979)

Aklıma arada bir gelen, “ya şunu da bi eklesem” diyip hep bir alternatif bulduğum için bi türlü ekleyemediğim albümdür bu…

Arjantin; Crucis, Bubu, Alas…gibi gruplara ev sahipliği yapmış başarılı bir müzik ülkesidir. Redd ise aynı ülkeden çıkan en sağlam gruplardan biridir. 1979 yılında çıkan bu albüm 70’lerin ikinci yarısında yapılmış en iyi G.Amerika albümlerinden biridir. Progressive müziğin çeşitli öğelerinden etkilenmiş olan grup, 3 kişiden oluşur. Escalante ve Albornoz yeni bir grup kurmaya karar vermişler ve bas’a Cerioni’yi alarak 1977’de kurulmuşlar. Bu albüm bu kadronun ilk ve son albümüdür. 1980 yılında çıkması planlanan ama anca 1996 yılında çıkan “Cuentos del Subsuelo” albümünde Juan Escalante yoktur. Nedeni ise baya trajik maalesef…Bir hastalıktan dolayı işitme yetisini kaybeden Escalante, mecburen müziği bırakmak zorunda kalmış, 2005 yılında da kansere yenik düşmüştür. Dinleyeceğiniz albümün vokalisti, davulcusu ve de klavyecisidir. Grubun kurucusu olduğunu söylememe gerek yok. Yazık ki kariyeri çok kısa sürmüş. Dinleyince üzülmemek elde değil…

Latin melankolisi taşıyan, 70’lerin ikinci yarısında iyice coşan Fusion (Jazz-Rock)’dan az biraz ilham almış, gelgitlerin daha sakin biçimde sunulduğu bir albümdür bu. Zaman zaman klavye, synth işbirliği ile kısa da olsa mistik bir havası vardır, “Radiomöbel” gelir aklıma. Bu tarza yakın albümlerde genelde vokal ya yoktur ya da az kullanılır. Ama bu albümde fazlasıyla vokal bulacaksınız. Vokali kolay kolay bu tarz müziğe yakıştırmasam da bu albümde Escalante’nin güzel sesi albüme baya yakışmış. Özellikle ”Matinee” deki performansı oldukça başarılı. Albümde kullanılan hüzünlü gitar tınılarının da müziğe renk kattığını belirtmek lazım.

Kalitesini ve güzelliğini baştan sona koruyan bu albümü dinlemekte fayda var diye düşünüyorum. Gayet güzel ve etkileyici bir albüm…Tabi ortam etkilenmeye müsait ise… :)))

REDD

Juan Escalante / Davul, Vurmalı Çalgılar, Vokal, Klavye, Synth.
Luis Albornoz / Gitar, Arka Vokal Esteban
Cerioni / Bas Gitar, Akustik Gitar, Synth., Arka Vokal

TRISTES NOTICAS DEL IMPERIO

1 - Tristes Noticias del Imperio (9:20)
2 - Kamala (4:11)
3 - Reyes en Guerra (5:20)
4 - Matinée (8:01)
5 - Nocturno de Enero (3:30)

05 Ocak 2009 Pazartesi

Wapassou - Messe en Ré Mineur (1976)

Üç gündür aralıksız yağmur yağıyor. Yağmur hüznü, hüzün de; çivi çiviyi söker hesabı prog-arabesk müzikleri dinlemeye itiyor insanı.Uzun süredir dinlemediğim bir albüm çıkardım dün arşivden, çıkarmaz olaydım iyicene dağıttık bünyeyi anasını satayım. Ee anca beraber kanca beraber, biraz da siz dağılın blog kardeşliği hesabı. :) Aslında var ya hiç bir şey yazmak istemiyorum. Saçmalamak geliyor içimden sürekli. İki tane portakal yedim demin sulu sulu, nefisti. Lahmacun yemeyi düşünüyorum ama çok para anasını satayım, üç tane lahmacun 12 TL, yuh. Neyse.

Wapassou: Fransa'dan bir grup, Messe en Re Mineur ikinci ve en iyi albümleri. 74-79 arası diğer çalışmaları da yabana atmamak lazım ayrıca. Gerçekten tam bir barok tarzları var elemanların. Sıra dışı bir grup ve albüm olduğunu dinlemeye başlar başlamaz fark edeceksiniz. Albümün ilginç bir yönü ise vurmalı enstrümanların olmayışı. Org, gitar, synth. yaylılar vs. o kadar zengin kullanılmış ki, rock'ın olmazsa olmaz aletinin yokluğu hiç fark edilmiyor bile. Öyle insanı yerinden zıplatacak org ve gitar soloları müthiş çıkışlar falan beklemeyin, hiç yok.

Ama ne var, insanın iliklerine işleyen soprano vokaller, klavyenin ve yaylıların iç içe geçtiği muazzam bir atmosfer. İşte bu sanat diyebileceğim bir kaç albümden biridir Messe en Re Mineur. Yükseklerden karanlığın içine düşen bir tüy hissi verir. Çok iyi bir gününüzde dahi olsanız, bunaltır içini daraltır insanın. Rock dedim ama aslında rock kalıplarının da çok dışında bir albüm. Klasik müzik barok tarz, rock, psychedelic ne bileyim, açıklayamıyorum. Albüm hakkında teknik olarak söylenecek daha çok şey var belki ama kıt kanaat İngilizce’yle ancak bu kadar olabiliyor.Belki de bu “blogger” olma işi aşıyor beni. Ne bileyim.

Rahatsız olmak, bunalım takılmak için biçilmiş kaftan Wapassou. Tavsiye ederim.

Ha unutmadan: albümün aslı 39:57 dakikalık tek mp3. Buradan çekeceğiniz ise iki parti halinde, bölünmüş yani. Kafanız karışmasın diye not olarak ekleyeyim dedim.

WAPASSOU

Freddy Brua / Klavye
Karin Nickerl / Gitar
Jacques Lichti / Keman
Eurydice / Vokal

MESSE EN RE MİNEUR

1 - La Messe en Re (39:57)

02 Ocak 2009 Cuma

Le Groupe X - Frrrrrigidaire (1973)

Geçen klavye muhabbetine istinaden… :)

70’lerin İtalyan rock müziği çoğunlukla senfonik öğeler taşır. PFM, Banco del Mutuo, Biglietto Per’l Inferno, Quella Vecchia Locanda, Osanna vb. gibi grupların başını çektiği bu stil, zamanında pek olmasa da günümüzde en baba tarzlardan biri olarak kabul edilir. Öyle ki “İtalyan Senfoniği” adı altında kocaman bir başlığa sahip olmuştur.

Tabi tüm İtalyanların da aynı tarzda müzik yaptıklarını söylemek pek doğru olmaz. Mesela Area… Fusion’ın doruk noktalarında gezer. Tarzı neye yakın olursa olsun İtalyanların yeteneği ve kalitesi tartışılmaz. Le Groupe X aslında tek bir kişiden oluşmakta. Albüm, birçok İtalyan grupta ses mühendisi olarak çalışan Gianluigi Pezzera adlı adamın projesiymiş.

Albüm baştan sona klavye temelinde gidiyor. Tabi bu klavye Hammond B3 değil. Böyle Vincent Crane veya Jon Lord vari bir “canavar” beklemeyin. :) Son şarkı Transfert 2002 single olarak çıkmış. Klavye ve Bas Gitar’ı Remigio Ducross adlı bir adam çalmış.

Müziğe gelince; ilk dikkat çeken albümün klavye üzerine inşa edildiği… Bazen pazardan alınan org melodisi tadında olsa da zaman zaman güzel melodiler geçmiyor değil. Sifon sesi ile başlayan bu enstrümantal albümde son 3 şarkı dikkat çekmekte. Albümün ismini taşıyan “Frrrrrigidaire” kısa ama güzel melodisi olan bir şarkı. 13 dakikalık “Multi Facet” tartışmasız en cesur çalışma. Bazen sıksa da kendi içerisinde çok defa farklılık gösteren, yarattığı trip havası ile space rock’a bile teğet geçen bir şarkı. Son şarkı albümün en farklı şarkısı. Kısa olmasına rağmen benim en beğendiğim şarkı diyebilirim. Fusion’dan az biraz ilham almış şarkıda, derinden gelen üflemeliler dikkat çekiyor.

Albüm ile ilgili detaylı bilgi bulamadım. Pek bilende yoktur herhalde. Gereği de yok zaten, dinleyin kendiniz karar verin…


FRRRRRIGIDAIRE

1 - To Reject (3:41)
2 - Under a Bridge in Indian File (3:29)
3 - Crawling (2:49)
4 - Equator (2:53)
5 - Frrrrrigidaire (3:21)
6 - Multi Facet (13:08)
7 - Transfert 2002 (3:41)

01 Ocak 2009 Perşembe

Agamemnon - Agamemnon Part 1 & 2 (1981)

Agamemnon, senfonik prog - space müzik yapan İsviçreli bir grup. Artık kanıksadığımız üzere tek ve yegane albümleri Agamemnon'u 1981 yılında yayınlamalarından sonra, bir çok kraut müzik yapan grupların başına gelen onların da başına gelmiş ve uzaylılar tarafından kaçırılmışlar.(Tek albümlük bu gibi yüzlerce grup, tam bir tez konusudur aslında. Müthiş işler çıkarırlar ve birden ortadan kayboluverirler. Olayı çözebilen varsa beri gelsin lütfen) Grup dört kişiden, albüm de Youth - King of Mykene - At Troja ve Death olmak üzere dört bölümden oluşmakta.

Kvartetten'ın dediği gibi 80'lerde icra edilmesine rağmen, buram buram 70'ler kokan bir albüm Agamemnon. Enstrümanların yaklaşık kırk dakikalık soluksuz bir dansı sanki. Homeros'un İlyada'sında anlatılan Agamemnon hikayesini resmen yaşatıyor elemanlar bize.

Enstrüman hakimiyetleri, geçişler o kadar iyi kotarılmış ki albümde, vokalist Erich Kuster'ın nefis, etkileyici vokaliyle harmanlanınca Agamemnon, kulaklara şenlik ettirecek harika bir sanat eserine dönüşmüş.

Albüm, inişleriyle çıkışlarıyla, atmosferiyle öyle bir sarar ki insanı, nasıl başlayıp nasıl bitiverdiğini anlayamadan tekrar baştan dinlemek istersiniz. Ah ahh nasıl bir klavye solosudur o birinci bölümde atılan öyle. İnanın yoğunlaşıp dinlerseniz o soloyu bin parçaya bölünüp partiküllere ayrılmamanız içten bile değil. Gözleriniz dalıp gider albüm boyunca… Duyma ve algılama yeteneklerini verdiği için önce Allah’a, sonra da bu albümü bizlere sunan Agamemnon elemanlarına şükredersiniz.

Bu kadar övgüden sonra gelelim Agamemnon'a. Aslında Google'dan bakabilirsiniz Agamemnon'un hikayesine de Gentleoctopus camiası (ben dahil) biraz tembel :) olduğundan kısaca yazı vereyim de tam olsun.

Agamemnon, Yunan efsanesinde ve İlyada'da Yunanista'nın en güçlü krallarından biri olarak anlatılır. Agamennon ve kardeşi Menelaos, Sparta kralının kızları Klytaimestra ve güzeller güzeli Helen ile evliymişler. Truva kralının oğlu bir gün bir salaklık yapıp Helen’i kaçırmış, Agamemnon da öç almak için bütün prensliklere haber salarak Truva’ya savaş açmış. Bütün yetki kendisine verilmiş, gemiler denize açılmaya hazırlanırken bir gün ava çıkan Agamemnon, avcılık tanrıçası Artemis'e adanmış bir geyiği öldürünce, çok kızan Artemis deniz rüzgarlarını kesivermiş. Haliyle Agamemnon denize açılamamış. Sonrasında Agamemnon, Artemis’e iyi dileklerini sunmak için kızı Iphigenia’yı kurban vermeye karar vermiş. Fakat Artemis, Agamemnon'un içtenliğini görünce, Iphigenia yerine bir hayvan bırakarak kurban ettirmemiş ama alıp beraberinde götürmüş.

Neyse fazla uzatmayalım. Agamemnon on yıl kenti kuşattıktan sonra büyük kahramanlıkların ardından Truva’yı almış ve Yunanistan’a doğru yelken açmış. Ama karısı Klytaimestra, Iphigenia'nın kaybından ötürü Agamemnon'a çok kızgınmış. Klytaimestra, sevgilisi Aigisthos'la birlikte Agamemnon'u öldürmek için korkunç planlar yapıyormuş. Sonrasında iki sevgili Agamemnon'u öldürmeyi başarmışlar. Agamemnon'un oğlu Orestes de babasının öldürülmesini hazmedemeyip annesini ve sevgilisini öldürmüş.

Hikaye kısaca böyle bir şey de, yazıyı yazarken unutup sobayı da söndürdük iyi mi? :) Neyse keyifle dinleyin…

AGAMEMNON - PART I & II

Urs Ritter / Davul
Erich Kuster / Vokal, Gitar, Org
Walter Rothmund / Bass, Klavye
Werner Kuster / Piyano, Klavye, Gitar, Flüt

AGAMEMNON - PART I & II

1 - Agamemnon Youth
2 - Agamemnon, King of Mykene
3 - Agamemnon at Troja
4 - Agamemnon Death

27 Aralık 2008 Cumartesi

Deep Purple - Scandinavian Nights (1970)

Dude bu albüm senin için…

Sadece müzik değil, hangi alanda olursa olsun hep “en iyi” aranır. Hatta tartışılır. Aynı sektörde olan veya aynı işi yapan dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bir güruhtan bahsedildiğinde bu tip bir sonuca varmak neredeyse imkansızdır.

Konumuz olan müziğe gelince; bir çok insanın “en iyisi bu” “hayır bu” gibi anlamsız ve gereksiz tartışmalarına mutlaka şahit olmuşuzdur. Yapılan müziği, sergilenen performansı tatmak yerine böyle bir iddiaya veya tartışmaya girmenin son derece gereksiz olduğunu düşünüyorum.

Ancak bazı müzisyenlerin veya grupların diğerlerinden ayrıldığı bir gerçek. Bunun popülerlikle doğru orantılı olmadığını bu siteye giren herkesin farkında olduğunu biliyorum. Ama Deep Purple popülerlik ile kaliteli müziği beraber götürebilmiş gruplardan bir tanesidir.

“Kaliteli Müzik” kavramı birçok kişi için değişir. Peki kriterler nedir? Grubun doğaçlama yeteneği mi? Vokal gücü mü? Solo yeteneği mi? Konser becerileri mi? Albüm kayıtları mı? Yoksa sadece kulağa hoş gelmesi mi? Kıstas ne olursa olsun Deep Purple, bu duygularınızı yeteri kadar hatta çoğu zaman fazlası ile tatmin edecektir.

Bilindiği gibi Deep Purple’daki kadro oluşumları “Mark” olarak adlandırılır. Bu albüm “Mark II” kadrosu, yani kabul edilen en iyi kadrosu (Blackmore,Lord,Paice,Glover,Gillan) ile yapılmıştır. Konser 1970’te Stockholm/İsveç’te verilmiş ve bir radyo tarafından kaydedilmiştir. Lise çağlarındayken aynı albümü “Live and Rare” adı altında dinlemiştim. Sonradan öğrendim ki albüm bu isim altında 80’lerin sonlarında yayınlanmış, sonra kayıtlar tekrar düzenlenerek “Scandinavian Nights” olarak piyasaya sürülmüş. Hatta aynı albümün bazı yerlerde “Paint it Black Live” olarak geçtiğine de şahit oldum. Neyse kafanız karışmasın, albümün ismi artık bu :))

Deep Purple’ı anlatmanın bir anlamı yok. Bu albümü ilk dinlediğimde 16-17 yaşlarındaydım. Hayatımda kaç grup dinledim, kaç albüm biliyorum bilmiyorum ama, Deep Purple’ın yapabildiklerini yapabilene rastlamadım. Bu albüm belki de ne anlatmak istediğime en iyi örnek olacak. Hiç düşündünüz mü, tüm meşhur olmuş şarkıların sıkça cover edildiğini ama Child in Time’ın neredeyse hiç cover edilmediğini? Artık ayağa düşmüş olan Senfoni Orkestrası ile konser veren grupların öncüsü kim bilir misiniz? 1969 yılında “İngiliz Kraliyet Flarmoni Orkestrası” ile konser veren Deep Purple… Hem de kendi şarkıları ile değil, Jon Lord’un yapmış olduğu klasik müzik formatındaki besteleri ile. Obua’da tutun Davula, Flütten, gitara, trompetten çelloya kadar tüm enstrümanların notalarına kadar. (Bi ara bunu da eklemeliyim:))

Şahsımca Deep Purple’ın bu ve bunun gibi konserleri başka kimseler tarafından yapılamayacak. Belki de hiçbir grubun canlı performansı, Deep Purple’da olduğu gibi albüm performansının bariz bir biçimde önüne geçemeyecek. Patlamaya hazır bir bomba gibi sabaha kadar saatlerce çalabilme ve sürekli yeni fikirler geliştirebilme yeteneği başka kimsede olamayacak. Başka hiçbir grupta böyle bir beşli olamayacak. Kim bilir belki de “en iyi” onlardır. :))))))))



DEEP PURPLE

Rithcie Blackmore / Gitar
Jon Lord / Klavye
Ian Paice / Davul
Roger Glover /Bas Gitar
Ian Gillan /Vokal

SCANDINAVIAN NIGHTS

CD-1
1 - Wring That Neck (32:06)
2 - Speed King ( 10:20)
3 - Into the Fire (4:00)
4 - Paint It, Black (9:08)

CD-2
1 - Mandrake Root (28:42)
2 - Child in Time (20:29)
3 - Black Night (6:54)

Ejwuusl Wessahqqan - Ejwuusl Wessahqqan (1975)

İşte size bir krautrock albümü hem de Garden of Delights cinsinden. Camiamızda Garden of Delights denince akan sular durur biliyorsunuz. Bu albüm de bunu fazlasıyla hak ediyor bence. Anlaşılacağı gibi pek gün yüzüne çıkmamış bi albüm Ejwuusl Wessahqqan. Grubun ismiye aynı adı taşıyor, 1975 yılında 300 kopya olarak basılmış sonra da yitip gitmiş. Nasıl tutmadı hayret verici doğrusu. Zaten zamanının ötesinde müzik yapmış adamla anlaşılamaması normal belki de. Grup, Munich de üç kişi olarak kuruluyor parçaların biri hariç tamamı enstrümantal. Özellikle doğaçlama ve klavye sevenlerin arşivinde bulunması gereken bir albüm Ejwuusl Wessahqqan. Grup, 70’lerin sonlarında tekrar bir araya gelerek çalışmalar başlatmışlar fakat gurubun davulcusu Jurgen Wollenberg’in intiharıyla grup tekrar dağılmış, Koala Bar adında bir albüm oluşturabilmişler ancak. Ejwuusl Wessahqqan - 1975 lezzetinden çok uzakta olduğu söylenmektedir. Şahsen ben Koala Bar'a ulaşamadım.

Ejwuusl Wessahqqan ilk dinlediğimde giriş parçası "Die Geborstenen" beni öyle bir vurmuştu ki iki gün kendime gelememiştim. Amon Düül 2’le benzerliği söylense de ben katılmıyorum. Ejwuusl Wessahqqan benzerine henüz pek rastlamadım. Ejwuusl Wessahqqan başlı başına bir efsane bence. Biraz trikolon olabilir belki. Passaceety ve Thuloneas Körper adlı parçaları benim diyen adamı yerden yere vuracak kadar hüzünlü, kafa iyiyken kesinlikle dinlemeyi
önermiyorum. Hobbl-di-wobbl ve Afn’de ise doğaçlama yeteneklerini sergiliyor sanki elemanlar. Benim favori parçam hepsi, şu diyemem.

Ejwuusl Wessahqqan ya bir numaralı albümünüz olacak yada kaldıramayıp çöp tenekesine atacaksınız. Böyle.

Ejwuusl Wessahqqan

Michael Winzker / Klavye, Org
Jürgen Wollenburg / Bateri
Rene Filou / Bass

Ejwuusl Wessahqqan

1 - Die Geborstenen Kuppeln von Yethylr (10:37)
2 - Die Oragefarbene Wuste Sudwestlich (10:43)
3 - Thuloneas Korper (2:59)
4 - Hobbl-di-Wobbl (16:34)
5 - Passaceety (5:53)
6 - Afn (11:13)
7 - The Crystal (4:19)
8 - La Mer (5:30)

26 Aralık 2008 Cuma

Frank Bornemann (Eloy) ile Söyleşi...

Aha bu da cümle aleme yılbaşı hediyemizdir. Aşağıdaki röportaj blog sakinlerimizden Eloi lakaplı Mert Göçay'a aittir. Kendisi üşenmemiş, Almanya'ya gitmiş ve Eloy'dan Frank Bornemann'ı bularak hem onu hem de bizi şaşırtarak şaane bi röportaja imza atmıştır. Devamının geleceğini umuyoruz... 

Gökyüzündeki Kale

MG - merhaba Frank, öncelikle benimle görüşmeyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim.

FB - asıl ben çok teşekkür ederim, büyük bir zevk olacak seninle müzik hakkında konuşmak. Bizim grubun gizli elemanlarından birisin aslında, yaptığın web site bizimkinden daha iyiydi, Robin’e (Eloy fan club başkanı) de defalarca söyledim hatta bilmiyorum dikkat ettin mi senin adını “credits” bölümünün içine yazmıştık. Ayrıca bu kadar yolu geldiğin için ayrıca ben teşekkür ederim.

MG – Eloy için az bile....Elbette biliyorum, yıllarca gururla arkadaşlarıma gösterdim ismimi J

MG – istersen sohbetimize Almanya’da ki progressive rock gelişim dönemleri ile başlayalım.

FB – nasıl istersen...

MG – Progressive rock denildiği zaman nedense Alman gruplarını her zaman ayrı bir yere koymuşumdur. 60’lı yılların sonlarına doğru gelişen progressive rock akımı Almanya’ya da ki etkilerinin ilk görüldüğü dönem; muhalefet ve anarşinin kol gezdiği 1968 de Essen’de yapılan 

German rock festival sanırım yanılıyormuyum?

FB – Genelde Alman progressive rock müziği için bu söylenir ancak festivalden önce şimdiki deyimle underground mekanlarda sahne alan gruplar vardı ve benim yaş grubumdaki insanlar bu adamları dinlemek ve çalmak için bir araya gelirdik.

MG – ne çalıyorlardı? Kendi bestelerini mi yoksa cover mı?

FB – Aslında cover şarkıları daha çok çalıyorlardı ama kendilerinden geçip doğaçlama takılıyorlardı.

MG – krautrock kavramının ilk çıktığı dönemlerde bu dönemler sanırım.

FB – aynen öyle

MG – sen hatırlıyormusun orada dinlediğin grupları?

FB – tabii ki...çoğu benim arkadaşımdı zaten

MG – kimler mesela?

FB - Hannover’e gelenlerden faust, birth control, can, guru guru, frumpy ve daha birçokları

MG – aklına gelirmiydi birkaç sene sonra bu gruplarla aynı festivalde çalacağın?

FB – o sıralar bankada çalışıyordum, aklımın ucundan geçmezdi.

MG – peki gelelim Eloy’un kurulma hikayesine, diğer Alman gruplarına takılırsak sohbet uzar gider

FB – İlk albümümüzde davulu çalan Helmut Drath, Lethre’de bir gece klübünde rock müzik yarışmasında jüri üyeliği yapıyordu, bende arkadaşlarımla Cream coverları çalarak  yarıştık ve şanslıydık birinci olduk.

MG – o gün yarışmaya katılan ve sonradan albüm yapan tanıdıklarımız var mı?

FB – hannover gördüğün gibi küçük bir yer herkes birbirini tanır grup elemanları arasında da bol bol değiş tokuş olmuştur. Evet tanıyordum çoğunu J

MG – en çok senin başına geldi herhalde bu eleman değiştirme işi J, neyse bunu sonra konuşuruz...biz Eloy’a geri dönelim

FB – birinci olduğumuzu öğrenince çok sevindik ve içmeye başladık o sırada Helmut ile konuşmaya başladım ve ona artık cover çalmak istemediğimden söz ettim. O da oldukça istekliydi ve hemen fikirler havada uçmaya başladı. O sıra birlikte çaldığım bas gitarcı Wolfgang Stöcker'e fikrimi söyleyince hemen kabul etti. Grubun içinde çift gitar olmasını istedik çünkü tarz olarak biraz daha klasik rock gibi düşünüyorduk, keyboard çalacak birini aramaya fırsat kalmadan Erich Shriever’i aramıza aldık hem harika bir sesi vardı hemde bize yetecek kadar keyboard çalabiliyordu.

MG – söyleceğim şeye lütfen alınma ama cidden çok enteresan ve güzel bir sesi olduğunu düşünüyorum Erich’in, keza grubun içinde kalsaydı bu defa senin Alman aksanlı 

sesinden mahrum kalacaktık :)

FB – hahaha...Annesi opera sanatçısıydı, kendi de eğitimini almıştı bu işin, gerçekten harika bir sesi vardı. hiçbir zaman iyi bir vokalist olduğumu düşünmedim zaten, nasıl vokalist olduğumu da anlatırım birazdan.

MG – peki kadro oluştuktan sonra şarkılar nasıl şekillendi?

FB – Erich şarkıların çoğunu yazdı, Manfred ve ben de yardım ettik takıldığı noktalarda.

MG – Erich’in sizlerden farkı biraz daha protest bir duruşu olmasıydı sanırım. şarkı sözlerinde etkisi çok fazla görülüyor hatta, bu sizi rahatsız etmedi mi?

FB – gereğinden fazlaydı bence...

MG – Albümün yapısına gelince öncelikle kendi fikrimi söylemek isterim, ben yoğun bir şekilde Deep Purple,Uriah Heep hatta Cream etkileri görünüyor albümde ancak ileride Eloy’u Eloy yapacak kıvılcımlarda yok değil...hatta “Inside” albümünün açılış şarkısı olan “Land Of Nobody” (ki bence müthiş bir şarkı) bu albümde yer alan “Eloy” parçasını kendine referans alıyor.

FB – evet orada bir gönderme yaptık, ama baktığın zaman bambaşka bir sound’du ilk albüm.

MG – aslında sonradan konuşacağımız bir konu bu, çünkü malesef sound’u çok sık değişen bir gruptu eloy, dönemlere ayırmak çok kolay bu açıdan bakılırsa. Simdi tekrar albüme dönelim; “Isle of Sun”, “Someting Yellow” ve “Song Of A Paranoid Soldier” dinleyiciler tarafından öne çıkarılan şarkılar.

FB – güzel şarkılardı ancak konserlerde seyirciyi havaya sokacak bir atmosfer kesinlikle yaratmıyordu ve cover şarkı çalmak zorunda kalıyorduk.

MG – bana göre en kötü albümünüz değil ama birine “al Eloy dinle” diye vereceğim bir albümde değil.

FB – haklısın o yüzden üzerinde fazla konuşmayalım derim, sen ne dersin?

MG – patron sensin J

MG – asıl Eloy efsanesine doğru kayalım öyleyse...ilk albümün başarısızlığı ile birlikte Erich ve Helmut gruptan ayrildi, sebep olarak ne dediler ayrılma konusunda?

FB – İkisi de müzik yapmak istemiyordu, çok tartişma filan olmadı sende biliyorsun Erich daha sonra yapacağımız albümlerde söz kısımlarında bize çok yardımı oldu.

MG – Fritz Randow’u nerden buldunuz?

FB – bizim çaldığımız mekanlarda o da cover çalan bir grupta davul çalıyordu, Helmut’un da arkadaşıydı o da önerince kaçırmayalım dedik. Çocukluğundan beri davul çalıyordu ve gerçekten harika bir bateristti.

MG – bence sen davulcu konusunda çok şanslıydın muhteşem davulcularla çalışma fırsatın oldu.

FB – çok haklısın kesinlikle

MG – birde Manfred Wieczorke’un elinden gitarı alıp keyboardun başına oturttunuz J

FB – çok istekliydi, zaten bize o an için uyum sağlayacak kimseyi bulamamıştık, çok da iyi işler çıkardı bence.

MG – yepyeni bir kariyer planı yapmış oldunuz onun için, asıl enstrümanı gitar olduğu için keyboard performansı mükemmel değil ama sizin ihtiyacınız kadarını çalabilmiş zaten fazlasıda soundu bozardı diye düşünüyorum.

FB – hammond soundunda gitar solo atar gibi çaldığı yerler vardı, beni de böylece bu yükten kurtarmış oldu, ekstra keyboard süslemeleri çok rahatsız edici olabilirdi.

MG – sizin vokale geçmeniz nasıl oldu?

FB – ben kesinlikle istemiyordum, daha önce cover şarkılar söylüyordum, The Beatles, Rolling Stones, Cream... ama studyo kayıdına girecek kadar bir sesim olmadığını biliyordum. Ancak menejerimiz çok baskı yaptı, şarkıları yaptıktan sonra vokal kısmı için beni kayıt odasına soktu ama ilk denemeler çok kötüydü.sonra bana iki tane Jethro Tull albümü verdi bunları iyi dinle aynı Ian Anderson gibi söyleyeme çalış dedi. Eve gidip günlerce çalıştım sonra studyoya gittiğimde diğer grup elemanlarının odaya girmesine müsade etmedim çünkü beni sürekli güldürüyorlardı. İşte sonunda bu kayıtlar çıktı ortaya.

MG – Çok enteresan ve güzel birşey olmuş, gırtlaktan titreyerek gelen alman aksanlı ingilizce J

FB – beni bir vokalist olarak değerlendirme lütfen J

MG – hiçbir zaman bunu yapmadım, yapmam J

MG – albüm bence Eloy’un ilk albümü şeklinde değerlendirilmeli, albümdeki tüm parçalar gerçek bir progressive rock şarkısında olması gereken tüm unsurlara sahip. En favori şarkın hangisi bu albümde?

FB – “Land Of Nobody” kesinlikle

MG – gerçekten harika bir şarkı, Manfred’in keyboard performansı cidden inanılmaz, bu arada “Up And Down”u neden o söyledi?

FB – kendi bestelemişti, bende cidden albümde vokal yapmak istemiyordum o sırada bu şarkıyı ben söyleyeyim dedi bende severek kabul ettim.

MG – bu arada benim ilk dinlediğim Eloy parçasıdır “up and down”...bir arkadaşım kaset vermişti bana al dinle alman bir grup diye, bende bir ara dinlerim diye almıştım. Sonra kaseti dinlemeyek için play tuşuna bastığımda tam şarkının başındaydı, bu da ne böyle deyip defalarca dinlemiştim. Davullar çok dikkatimi çekmişti bu albümde, aslında bir sonraki Eloy albümünde göreceğimiz aksak ritmler “Land Of Nobody” dışında pek kullanılmamış ama çalma tekniği açısından Fritz’in ne kadar yetenekli olduğu net bir şekilde görülüyor.

FB – onu çalarken görmen lazımdı, saatlerce hiç ara vermeden yüksek tempoda ve aksak çalabilirdi.

MG – tahmin edebiliyorum, görmeyi çok isterdim doğrusu. Peki konserler nasıl geçti?

FB – tabii bu albümle birlikte en azından Hannover’de duyulmaya başlandık ve çok uzak olmayan yerlere diğer gruplarla birlikte turlara katılmaya başladık.

MG – sahneye son çıkan asıl grup değildiniz herhalde?

FB – malesef değildik, birth control, can, guru guru, frumpy meydanı süpürüyordu, biz arada kaynıyorduk.

MG – konserler devam ederken, Erich’in de katkılarıyla bir sonraki albüm için aynı kadro ile çalışmaya başladınız değil mi?

FB – Aslında ilk albümü hazırlarken bazı parçalar şekillenmeye başlamıştı bile, bu bağlamda kadroyuda hemen hemen aynı tutmamız işimizi çok kolaylaştırdı.

MG – Bu albümün kayıtlarından önce Hannover’in dışında bir evde kapanıp çalıştığınız doğru mu? Hatta “Madhouse” isimli parçayıda bunun üzerine yazmışsınız.

FB – Süper bir dönemdi, sürekli kafalarımız güzeldi, canımız istediğinde elimize gitarı alıp çalıyorduk. Evet, o şarkıyı bu deneyim üzerine yazmıştık.

MG – bu albümün Inside’dan en önemli farkı, hammond organa ek olarak Manfred’in synthesizer ve moog kullanması sanırım. Özellikle “Plastic Girl” en güzel örnek buna

FB – elimize biraz para geçinde Manfred’in baskısıyla aletleri satın aldık, fena da olmadı.

MG – bence süper olmuş, Manfred’de çok mutlu olmuştur eminim, zaten sizinle ihtisasını tamamlayıp Jane’e hazır bir halde gitti J

FB – hahahaha evet Peter (panka) çok memnun olmuştu J

MG – tekrar albüme dönecek olursak, “Castle In The Air” bariz bir şekilde ön plana çıkıyor, Fritz gerçekten ne kadar inanılmaz bir davulcu olduğunu gözler önüne seriyor. Birde şarkının can alıcı noktalarından olan gitar solo kısmına vokal ile eşlik edilmesi cidden çok enteresan olmuş, kimin fikriydi bu?

FB – benim tabii ki. Ben madhouse’da ki çalışmalar sırasında bas gitar riffini çıkartmıştım zaten, diğer grup elemanlarıyla şarkıyı paylaşmadan önce aklımda öyle birşey yoktu. Birkaç çalmadan sonra bir eksiklik olduğunu düşündüm ve solo kısmına vokali ekledim o sırada Fritz’de davul solo ekledi.sonucunda gerçekten çok heyecan verici bir şarkı çıktı ortaya.

MG – Eloy’un sounduna çok aşina olmayan insanların hoşlandığı bir şarkı, kesinlikle Eloy’un en iyi şarkılarından biri diye düşünüyorum.

FB – “The Light From Deep Darkness” ve “Plastic Girl” hakkında ne düşünüyorsun?

MG – “The Light From Deep Darkness” tipik bir hard rock temalarıyla dolu bir şarkı, Manfred’in keyboard partisyonları olması gerektiğinden fazla uzun gibi geliyor nedense ama çok rahatsız edici değil kesinlikle. “Plastic Girl” ise tam bir klasik, ortasındaki keyboard ve gitar solo cidden çok güzel. cep telefonumun melodisi bu arada J

FB – Arap riffleri kullandik dikkat ettiysen.

MG – tamamında değil ama sadece ortasında kullanmışsınız J

MG – bu dönem aslında çok enteresan bir dönem çünkü aynı zamanda Scorpions’da ikinci albüm çalışmalarına sizin prodüktörlüğünüzle birlikte başladı. Nereden çıktı bu iş?

FB – Rudolf Schenker benim çocukluk arkadaşımdır, beraber gitar çalmayı öğrendik. Beni sürekli arardı “hadi akşam şurada sahneye çıkıyoruz” diyerek, benim underground dünyasına girişimi sağladı aslında. İlk albümleri çok kötü değildi ama kardeşi Michael UFO’ya dahil olup davulcularıda ayrılınca ne yapacaklarını bilemediler. Uli Roth’un bir grubu vardı o dönemler.

MG – Dawn Road J

FB – evet J UFO ile çıktıkları turne sonrasında Uli Roth gitar konusunda yardımcı oldu daha sonra ben ona neden Scporpions’s katılmasını teklif ettim, kendi grubu olduğunu söylediğinde onlarıda getir dedim J

MG – ve “Fly To Rainbow” kayıtlarına başladınız.

FB – Mükemmel bir çalışma olmuştu, hepsi çok yetenekli müzisyenlerdi kayıtlarda çok kısa sürede bitmişti.

MG – Jürgen Rosenthal’ın performansı sizi büyülemiştir sanırım

FB – ahtopot gibi çalıyordu, öyle ritmler yapıyordu ki üzerine harika bir şarkı yazmamak yazık olurdu. Ancak takıntılı bir şekilde Bill Bruford hayranıydı, boş olduğu zamanlarda onun gibi çalmaya çalışıp sonrada bize “bakın aynısını çalıyorum” diyordu. Şarkıların kayıtları sırasında gereğinden fazla atak yapıp şarkıların yapısını bozuyordu, öyle vurma böyle vur diye diye aramızda ufak gerginlikler oldu ve baktım olmuyor onu evine yolladım. Sonra mikserin başına oturup başka şarkılarda kullandığımız bazı davulları eksik olan yerlere yerleştirdim. Onun bundan haberi yoktu tabii J

MG – yanlız “They need a Million” daki davullar gerçekten akıllara durgunluk verecek cinsten, albüm olarakta çok severim baştan aşağıya güzel şarkılar emeğiniz olduğu belli J

MG – Beraber turneye çıktınız mı hiç?

FB – çok azdır  konserlerin sayısı, çünkü onlar biraz daha hard rock çalıyorlardı bizim tarzımız biraz daha değişikti.

MG – sizin bir sonraki albüm çalışmalarınız aynı studyoda mı oldu, birde gruba ikinci gitaristi eklemenizin sebebi Scorpions’tan etkilenmiş olmanız mı?

FB – Rudolf çok ısrar edip sonunda ikna etti beni, aslında ben daha az kadro ile çalışmayı seven biriyim...benim kafamda hep konsept albüm hazırlamak vardı ama bir türlü o havayı yakalayamamıştık ama bu defa albümün hazırlarına başlamadan önce fikrimden söz ettim grup elemanları çok istemeyerek kabul ettiler. Onlar biraz daha sert tonlar istiyorlardı o dönemki gerizekalı menejerimizde onlara gaz veriyordu sürekli Frank’ten kurtulun sizi star yaparım diye, albüm kayıtları bittiğinde çekişmeler fazlasıyla arttı müzik konusunda ben menejeri kovmak istedim ve kovdum ama grup elemanlarıda buna tepki gösterip hepsi birden ayrılıp beni yanlız bıraktılar !!!

MG – tam da grup sizin istediğiniz yöne doğru yönelmeye başlamışken olması kötü olmuş.

FB – Tam yükselişe geçmiştik, aranılan bir gruptuk, elimize para geçmeye başlamıştı ama o dönemde ben bir hata yaptım, Amerikalı bir şirket avrupada potansiyeli olan grupları arıyordu gelip bizi buldular, bizi oraya götürüp tanıtacaklarını dünyanın heryerine turnelere götüreceklerini söyledi ben ve grup elemanları bunu red ettik. Sonra onları arayıp size başka bir grup önereyim diyerek Scorpions’u önerdim, onlar sözleşmeyi imzaladılar bizim yerimize.

MG – onları siz meşhur ettiniz öyleyse J

FB – Aynen, bana çok şey borçlular J

MG – Bu  hikayeyi aslında 2 cd ile anlatacaktınız ama grup dağıldığı için bu projede ortada kaldı.

FB – evet hikayeyi bitiremedik ama kalan halide fena değildi galiba, sonra bu düşüncemi “Planets” ve “Time To Turn” albümlerinde gerçekleştirebildim.

MG – Manfred’in gitarı bırakışı ve keyboard’un başına oturması arasında geçen sürenin bu kadar kısa süre olmasına rağmen bence tüm kariyerindeki en başarılı performanslarından birini yaptığını rahatlıkla söyleyebilirim. Şarkılar bir hikayenin parçası olduğundan alıştığımız uzunlukta değil, iki şarkı hariç ki onlarda en iyi şarkılar. Bu arada bas gitar çalan Luitjen Jansen’de son iki albüme damgasını vurmuş diyebiliriz sanırım. Neyse tek başına kaldığınızda neler yaşadınız?

FB – hayatımdaki herşey bir anda alt üst oldu, grup tam istediğim başarıya ulaşmıştı ama menejer yüzünden yarı yolda bırakıp gittiler, aynı dönemde eşim çok ciddi bir rahatsızlığa yakalandı ve berbat bir döneme girdim. Müzikle hiç ilgilenmek istemiyordum aslında ama çevremden devam et baskıları artınca sağa sola haber saldım. Scorpions’da süper işler yapan Jürgen orduya katılmak için gruptan ayrılmıştı, döndüğünde yapacak bir işi yoktu tam o dönemde bana uğradı napıyorsun diye. Bende neden benimle çalışmıyorsun dedim, onun konsept albüm fikri olduğunu geçmişten biliyordum, zor ve değişik biri olduğunu bile bile onu yanımda istedim çünkü şarkı yazacak vaktim yoktu. birinin bana bu konuda yardım etmesi gerekiyordu, ben günün büyük bir kısmını hastanede geçirirken Jürgen şarkıları yazıyordu o sırada Klaus-Peter Matziol gruba katıldı, bu arada görüp görebileceğin en iyi bas gitaristlerinden biridir. Keyboard için çok sayıda adam denedik ama hepsi klasik piyano çalar gibi çalıyordu ama ben Manfred gibi asıl enstrümanı gitar  olan birini arıyordum çünkü o tip müzisyenler asıl hakim oldukları enstrüman olmadığı için kendini parçalamıyor yetenekli olduğunu ispat etmeye çalışırcasına; sakin sakin takılıyorlar. Ben her zaman keyboard çalacak kişiyi gitarcılardan seçerim, bence sende böyle yapmalısın J

MG – bunu hiç düşünmemiştim J bu arada albümün önceki Eloy albümlerinden daha senfonik olması yeni bir dönemin başladığına da işaret ediyor tabii. Hüzünlü bir sound albümün başından sonuna kadar alıp götürüyor bu bağlamda dönemin popüler grupları ile yarışır hale gelmiş denebilir sanırım.

FB – Dawn albüm satışı açısından en başarılı çalışmalarımızdan biri oldu kesinlikle, ortaya çıkan sonuçtan hepimiz çok memnunduk.

MG – yeri gelmişken, Eloy severler arasında bir tartışma vardır Jürgen mi? Fritz mi? diye. Sen ne diyorsun buna hangisi daha iyiydi?

FB – hmmm çok zor bir soru...

MG – aslında ikisininde tarzları bambaşka karşılaştırmak çok yanlış ama insanlar merak ediyorlar bu soruya senin vereceğin yanıtı

FB – Bodo Schopf ikisinden de iyi J

MG – yok artık !!! J

FB – ciddi söylüyorum, güven bana...çok iyi davulcularla çalıştım onun gibi yeteneklisini görmedim.

MG – buna kesinlikle inanmam

FB – bir iki gün daha kal burada ve stüdyo çalışmasına katıl kendi gözlerinle gör.

MG – çok isterdim, konsere gelirim artık

FB – Anlaştık J

MG – aynı kadro ile peşpeşe albümler yaptınız, Ocean yine çok başarılı albümlerden biri oldu grup için belkide en çok bilinen Eloy albümlerinin başında geliyor. Peki o dönemler diğer müzisyenlerin albümlerini dinliyormuydun?

FB – hiç dinlemiyordum, beni ilgilendirmezdi onların neler yaptığı.

MG – konserlere gitmiyordun yani ?

FB – Pink Floyd, The Who, Deep Purple, Led Zeppelin, King Crimson, Yes...vs gibi grupların hiçbir konserini kaçırmadım.

MG – Pink Floyd hakkında ne düşünüyorsun?

FB – bizi sürekli karşılaştırıyor olmalarından rahatsız oluyorum, onlar bambaşka müzik yapıyorlar biz başka. Genel olarak beğeniyorum.

MG – Aynı fikirdeyim.

FB – çok iyi albümler yaptılar. Roger Waters aşırı yetenekli biri, yanına David gibi gitarcı bulunca tutulamadı.

MG – arkalarında Jürgen ya da Fritz olsa ne olurdu sence J

FB – Düşünemiyorum bile, uçarlardı herhalde J

MG – Ben Jürgenciyim bu arada...sebebi Frizt’den daha iyi davulcu olması degil, ki olmayabilir. bence Jürgen komple bir müzisyen, ben olaya bu açıdan bakıyorum, sonuçta Dawn,Ocean ve Silent Cries and Mighty Echoes gibi albümleri yapabilecek bir yeteneğe sahip, ama kafası net olmayan bir adam anladığım kadarıyla.

FB – Bu açıdan bakarsan evet Jürgen çok daha yararlı oldu, özellikle benim stüdyo dışında çok vakit geçirmemden dolayı bütün enerjisini ve konsantrasyonunu bu işe veriyordu. Fakat kötü alışkanlıkları olmasından dolayı blok olduğu dönemlerde oluyordu, hemde olur olmadık zamanlarda yapıyordu bunu ve aramızdaki en büyük sorunda buradan çıktı zaten. Davulun başına oturup aval aval bize bakıyordu bazen, delirecek gibi oluyordum.artık dayanılmaz olduğunda ayrılmak zorunda kaldık, oysaki sakin kalabilseydi müthiş işler yapabilirdik.

MG – kendisi de pek bir iş yapamadı, Ego On The Rock diye bir grup kurdular Detlev ile biliyorsundur, oldukça başarısız bir çalışma

FB – dinlemedim ama kötü olduğuna eminim.

MG – bu dönemde tek konser kaydınızı yaptınız

FB – ses kalitesi çok kötüydü kesinlikle istediğimiz gibi olmadı, mesela “Decay Of Logos” çaldığımız en etkili şarkıydı onu albüme koyamadık ses bozukluğundan dolayı.

MG – bu arada konserlere genelde hangi parça ile başlıyordunuz?

FB – çoğunlukla “Inside” ile başlardık.

MG – “Castle In the Air” daha iyi olmazmıydı J

FB – J

MG – Silent Cries’da yer alan “The Apocalypse” süper bir şarkı bu arada, en iyi şarkısı olabilir Eloy’un...özellikle ikinci gitar solosu, kadın vokalin çığlıklarıyla dinleyeni çok etkiliyor...

FB – kesinlikle katılıyorum sana benimde en favori şarkılarımdandır. Kadının sesi çok iyi ama değil mi?

MG – kesinlikle..hoşunuza gittiği için sanırım aynı vokali sonraki albümlerde de kullandınız J

FB - J

MG – peki çok karamsar şakılar yapmanız konsere gelen insanları nasıl etkiliyordu?

FB – çoğunlukla kendilerinden geçmiş oluyorlardı müzikle birlikte ama ben insanlara pozitif mesajlar veren şarkılarda yapmak istiyordum, mesela Jürgen’e neden “Pilot To Paradise” gibi umut veren şarkılar yazmıyorsun dedim aynı isimli şarkı ile geldi buna çok memnun olmuştum J

MG - Klaus Matziol ile yanlız kalınca karamsarlığa düştünüz mü?

FB – bu defa çok hazır elemanları hemen bulduk.

MG – Jim McGillivray ingiliz Epitaph grubunda davul çalıyordu ve elinde şarkı sözleriyle geldi sanırım. Bu bağlamda yine işleri kolaylaştırdı ve bu yeni kadro ile Eloy için yepyeni bir dönem daha başladı. Elektro gitardan distortion sesi daha bir bağırır oluyor belkide gitarist Hannes Arkona’nın katılımı ile birlikte

FB – Jim iskoçtu bazen ne dediğini bile anlamıyorduk ama o da iyi davulcuydu. Dedim ya davulcu konusunda çok şanslıydım. Hannes çok iyi arkadaşımdı onunla daha önce de çalışma durumunu konuşmuştuk ama o daha sert müzik yapmak istediği için birlikte müzik yapamamıştık, şartlar uygun oldu ve aramıza katıldı.

MG – şuan da kayıtlarda kendisini görüyoruz buraya gelip gidiyor sanırım.

FB – tabii. Şuanki kadronun elemani durumunda.

MG – sound olarak değişmesi ile birlikte kalitede yavas yavas düşüş görülmeye başlıyor bunun sebebi neydi? Bu arada Colours , Planets ve Time To Turn güzel albümler kötü olduklarını düşünmüyorum sadece ister istemez eski dönem albümlerle karşılaştırdığım zaman daha zayıf gibi geliyor bana.

FB – Time to Turn genel olarak Almanya’da en başarılı olan albümümüzdü, en çok satan albüm ödülünü aldık, şarkılarımız sürekli radyoda çalınıyordu, Colours ve Planets’de güzeldi. Dediğin gibi gitarın distortionunu biraz arttırdık aslında bu sebepten dolayı benimde vokal yapmam daha da zor olmaya başladı

MG – arada Fritz gruba geri geldi J

FB – bizi çok özlemiş, öyle dedi J

MG – şarkıların yapısı değiştiği için bizde eski tadı bulamadık onda açıkçası ama Planets ve peşinden gelen Time To Turn yani birbirini takip eden hikayeler Eloy’un diğer albümlerinden bu bağlamda sıyrılıyorlar. Belki öncesinde Power And The Passion’ın devamında yapmak istediğin şeyi o zaman yapabilmiştin.

MG – sonrasında çok kötü bir döneme geçiliyor ve ardı ardına kötü albümler geliyor sebebi neydi bunun?

FB – 80li yılların etkisi diyeceğim çok klasik olacak ama sanırım grup elemanlarının baskısı bu tarz müzik yapmamıza sebep oldu, zaten o albümlerde benim çok az bestem vardır.

MG – keşke hiç çalmasaymışsın J Aslında eloy 80 lere geç giren gruplardan biridir ama sonunda sizde yenik düşüyorsunuz bir şekilde. Sizinle aynı dönemde müzik yapan gruplarıda sizden farklı değil kesinlikle

FB – gerçekten çok kötü müzikler yapıldı, dinleyici kitleside çok değişti, beklentiler vs bir anda kendimizi çıkış noktamızdan çok uzak biryerde duruyor gördük.

MG - Michael Gerlach ile tanışmanız belki sizin kurtuluşunuz olacaktı ama ilk albümünüz bana kalırsa tam bir hayal kırıklığı, nasıl oldu davulcusuz bir albüm yapabildiniz?

FB – Michael bilgisayardan bütün enstrümanları yeteri kadar çalabileceğini düşünüyordu beni de ikna etti zamanla J

MG – tabii sürekli grup elemanları tarafından terk edilen biri olduğunuz için kalabalık kadro ile çalışmak yerine bir iki tuşla bütün enstrümanları çalacak bir kişi daha mantıklı J

FB – o kadar değil canım, sonuçta biz şarkıları yazdık sonra kayıtlara müzisyenler getirdik enstrümanları çalsın diye.

MG – “Voyager of the future race” albümdeki en iyi parça herhalde ama davul yok J

FB – çok acımasızsın J

MG – Özür dilerim ama fikrim bu ne yapabilirim J

MG – Sound gittikçe Space Progressive rock’tan Space Rock hatta Hard Rock’a kayıyorken neden müdahale etmedin?

FB – engellenemez birşeydi sonuçta tek başıma değildim, çok farklı unsurlar var ve seni etkileyebiliyor.

MG –tüm bu birkaç albüm boyunca birkaç tane oldukça güzel şarkı yok değil bende haksızlık etmeyeyim sana J Ocean II fikride sanırım bu başarız dönemleri kapamak için son şans gibi geldi sana...

FB – ben aslında artık müzik yapmayı bırakmış yeni grupların prodükyon işlerini yapıyordum bir arkadaşım inanılmaz etkili oldu “mutlaka Ocean II yapmalısın” gibi konuştu sonra birkaç kişi daha beni bu konuda motive edince hemen grubu tekrar topladım ve çalışmaya koyulduk.

MG – o sırada çok enteresan birşey yaşandı değil mi?

FB – Evet. Jürgen birden ofisimden içeri girdi. Şok oldum, yıllardır görmüyordum “Ocean II yapiyormussun diye duydum” dedi bende “ evet çalışıyoruz“dedim. Bana “buna hakkın yok Ocean bana ait bir albüm benden izin almadan bunu yapamazsın” gibi şeyler söyledi neyse sonra oturup konuştuk “Ocean albümünde soruları sorduk ama yanıt vermedik şimdi o yanıtları vermenin sırası” dedim ve o aksi hali bir süre sonra gitti sonra kendi de gitti bir daha da görmedim.

MG – çalmak istemedi mi albümde?

FB – istiyordu aslında ama özgüvenini tamamen kaybetmiş gibi geldi bana, hadi gel çal desem büyük ihtimalle hayır derdi bende sormadım Bodo’nun ne kadar iyi davulcu olduğunu görünce J

MG – Jürgen olsa çok daha iyi olurdu inan bana J

FB – Senle anlaşamıyoruz bu konuda J

MG – sonra uzun bir aradan sonra turneye çıktınız nasıl geçti konserler?

FB – uzun bir aradan sonra hepimize çok çok iyi geldi, hem eski hayranlarımız hemde yeni nesil çok ilgi gösterdi, tüm konserler hemen hemen doluydu.

MG – şimdi neler yapıyorsun?

FB – yeni grupların prodüksiyon işlerinin yanısıra Fransa’de bir müzikal için çeşitli dünyaca ünlü müzisyenlerle çalışıyorum, 2 yıla kadar biteceğini tahmin ediyorum ama yavaş ilerliyor. Birde Eloy DVD si ile birlikte yepyeni bir albüm hazırlıyoruz.

MG – süper haber bu J box halinde olacak herhalde

FB – şuanki fikrimiz bu ama gelecek günler neyi gösterir bilemiyorum.

MG – kadro aynı sanırım

FB – aynı, onlarda çok heyecanlılar albüm için. Sabah akşam çalışıyoruz...

MG – ortaya iyi birşeyler çıkacağına eminim J son olarak en beğendiğin Eloy albümünü söylermisin?

FB – seninki hangisi?

MG – kesinlikle Dawn !!

FB – aynen J

MG – bu konuda anlaştığımıza çok sevindim J Frank zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim, konserler başladığında görüşürüz. Kolundan tutup seni Türkiye’ye getireceğim haberimn olsun.

FB – seve seve gelirim, ayrica ben çok teşekkür ederim ilgin için....

22 Aralık 2008 Pazartesi

Thomas Wiehe - Drömskugga (1974)

Pek gün yüzüne çıkmamış müzisyenlerden biridir İsveçli Thomas Wiehe. Açıkça çok fazla da bilgim yok. Tek bildiğim “Hoola Bandoola Band”in vokalisti Mikael Wiehe’nin erkek kardeşi olması. İskandinav müziğinin en ünlü albümlerinden biri olmadığı çok açık. Ama bu kadar da kenarda kalmış olması çok şaşırtıcı.

Albümün genelde sakin ilerleyen bir yapısı var. Ancak öyle bir şarkı var ki sırf bu yüzden albüm el altında mutlaka bulunmalı. “Raga Vid Det Relativas Nollpunkt”dan bahsediyorum. Trip başlayıp çift gitar ile kopan ve kopartan bir parça. Bu yazıyı yazarken dahi ses sonuna kadar açık. :) Başta Wiehe olmak üzere tek kelime ile mükemmel iş çıkarmışlar. Tek kusuru kısa olması. 7 değil 27 dakika olsun isterdik. Leve De Vilda Strejkerna’da kısa ama güzel bir soloya sahip. Albümden bağımsız bir fusion çalışması. Kapanış şarkısı olan Döm Själv’da albümün güzel şarkılarından. Şarkılar arasında kopukluklar olsa da o yıllarda yapılmış kaliteli albümlerden biridir bence... Özellikle gitar ve klavye kullanımı gayet başarılı. Ayrıca Wiehe’nin vokalinin bazı şarkılara yakıştığını söylemek lazım.

İskandinav kokusu sinmiş gayet başarılı bir çalışma. Hakkını vermek lazım..

THOMAS WIEHE

Thomas Wiehe / Vokal, Gitar, Harmonika
Olle Sandén / Bas Gitar
Håkan Nyberg / Davul
Jan Erik "Fjellis" Fjellström / Gitar
Roland Gottlow / Piyano, Klavye, Sax, Flüt (Japon Bambu)
Stefan Nylander / Çello (Eremitem)

DRÖMSKUGGA

1 - Drömskugga (5:10)
2 - Raga Vid Det Relativas Nollpunkt (7:25)
3 - Eremiten (6:25)
4 - Leve De Vilda Strejkerna (3:24)
5 - Huvet Upp - Benen Ner (5:10)
6 - Röster (7:55)
7 - Döm Själv (4:05)

Hardal - Nasıl? Ne Zaman? (1978)

Kvartetten'a katılıyor ve gaza gelip eskilerden güzide bir albümümüzü eklemeye karar veriyorum.

Hardal, yetmişlerin ikinci yarısının başlarında toplanan bir gruptur. İlginçtir grup elemanları kendiliğinden değil, önceden tanışıklıkları olan Burhan Ağaoğlu adında bir müziksever tarafından tek tek seçilmiş ve bir araya getirilmiştir. O aralar Sedat Avcı, Aydın Şencan ve Cahit Kukul "Yeraltı Dörtlüsü" adlı gruptadırlar ve teklife oldukça sıcak bakarlar. Daha sonra ise Şükrü Yüksel'e teklif götürülmüştür. O da tereddütsüz kabul edince bir araya gelirler ve provalar başlar. Kısa süre sonra bestelerde klavye çalacak bir elemana ihtiyaç duyarlar. Sonunda Özkan Turgay'ın da kadroya dahil edilmesiyle grup oluşumunu tamamlar ve albüm kayıtlarına başlanır.

Albüm Türk Rock'ının önemli eserlerindendir. Enstrüman kullanımı yeterli düzeydedir. Vokaller oldukça hisli ve ön planda olup, grubun yüksek melodik temasıyla harika bir uyum içerisindedir. Parçaların her biri kendi içerisinde ayrı bir güzelliğe ve bütünlüğe sahiptir ki baştan sona insanı sıkmadan diyardan diyara sürükler.

Arşivlerde mutlaka bulundurulmalı, özellikle genç arkadaşlara zor kullanarak dinletilmelidir.

*Seneler önce Kadıköy'de beni bu albümle (ve akabinde eskiler Türk müziğiyle) tanıştıran Muhsin'e teşekkürlerimle.. Bir de buradan yak abi, LP ile nereye kadar (:

HARDAL

Şükrü Yüksel / Gitar, Vokal
Cahit Kukul / Gitar
Özkan Turgay / Klavye
Aydın Şencan / Bas Gitar
Sedat Avcı / Davul, Vokal

NASIL? NE ZAMAN?

1 - Bir Yağmur Masalı (6:10)
2 - Unuttum (3:33)
3 - Sen Gittin Diye (2:58)
4 - Nasıl? Ne Zaman? (5:52)
5 - Zor (3:23)
6 - Ne Kadar Zaman Geçti? (3:26)
7 - Lanet Olsun (4:02)
8 - Başka (2:40)
9 - Gece Vakti (3:46)
10 - Yalnızım (3:33)
11 - Ne Kaldı? (5:53)

20 Aralık 2008 Cumartesi

Great Society - Conspicuous Only In Its Absence(1968) - How It Was(1971)

Şimdi benden bi açıklama, bi tanıtım yazısı bekliyorsunuz biliyorum. Üzgünüm bir şey yazamayacağım. Tek istediğim şey ikinci parça olan ''Didn't Think So''yu dinlemeniz. Alıp götürüyor sizi bu şarkı albümün tamamıyla birlikte.. Ne diyebilirim ki başka... Melankolik ve depresif eğilimlerimin promilime paralel olarak arttığı şu zamanlarda sanırım affedersiniz bu doğaçlama tarzımı... Grace Slick.... Hayatımın kadını!!! Sanırım bir başka hemcinsimi bu kadar sevemem... Bu arada The Great Society, Jefferson Airplane adlı grubun ilk halidir grup daha sonra Jefferson Starship adını alacaktır. Bu arada Grace ablamızın çizdiği resimler de güzeldir; bi White Rabbits resmi çizmiştir ki görülmeye değerdir...

Sally Go 'Round Roses ile kıpraşır içinizde bir şeyler… Didn't Think So ile dibe vurursunuz.... Albüm inişleri çıkışları ile sizi duvardan duvara vurur, tabii ki bunda Grace ablamızın sesinin de etkisi büyüktür... Bir diğer dikkat edilmesi gereken husus da White Rabbit parçasıdır... Alışkın olduğumuz White Rabbit’ten biraz farklıdır bu albümdeki... Nature Boy ise bizi anlatır sanki... Sözün kısası herkes kendinden bir şeyler bulacaktır bu albümde... Beğeneceğinizi umuyorum...

Bu arada albümde kimler çalmış, şarkılar nasıl olmuş, ne yapılmış bilmiyorum bilgi veremediğim için affınıza sığınıyorum...

GREAT SOCIETY

David Miner / Gitar, Ritm Gitar
Darby Slick / Gitar
Grace Slick / Vokal
Jerry Slick / Davul
Peter Van Der Gelder / Bass

CONSPİCUOUS ONLY IN ITS ABSENCE – HOW IT WAS

1 - Sally Go 'Round The Roses (6:32)
2 - Didn't Think So (3:24)
3 - Grimly Forming (3:55)
4 - Somebody to Love (4:24)
5 - Father Bruce (3:31)
6 - Outlaw Blues (2:27)
7 - Often as I May (3:44)
8 - Arbitration (4:00)
9 - White Rabbit (6:10)
10 - That's How It Is (2:31)
11 - Darkly Smiling (3:07)
12 - Nature Boy (3:10)
13 - You Can't Cry (2:58)
14 - Daydream Nightmare (4:35)
15 - Everybody Knows (2:36)
16 - Born to be Burned (3:12)
17 - Father (6:40)

Gate - Live (1977)

Bu sefer Alman müzik devi Brain Records'un iki albümde topladığı "Festival Essen" kaydını eklemeyi düşünüyordum ama Gate'in konser performansını kayıtlardaki birkaç şarkıyla sınırlandırmak istemedim.

1974 yılında Haan, Almanya'da kurulan, pek fazla göze batmadan sessiz sedasız müziklerini yapıp ortadan kaybolan bir gruptur Gate. Türü hard rock ve krautrock arasında gidip gelen İki adet stüdyo ve bir canlı performanstan oluşan bir albüm diskografisine sahiptirler.

Müzikal olarak çok yaratıcı oldukları söylenemese de grup üyelerindeki yüksek enstrüman hakimiyetinin getirisi sonucu ortaya çıkan kaliteli parçalar hemen göze çarpar. Parçalar ağırlıklı olarak jam havası içerisinde olmakla birlikte derinlerden Jane ve Gentle Giant tınıları da duyulabilmektedir.

Biraz albüm hakkında yorum yapmak gerekirse adamlar kesinlikle kendilerinden bir gömlek üstün çalmışlar. Konseri "Nicht Peter" ile başlayan bol atraksiyon ve jam fırtınası ile akıcı ve coşkulu devam eden bir kırk dakika olarak özetleyebiliriz aslında. Ayrıca bu konserde çalınan parçaların albümlerde bulunmaması da "vay anasını" dedirtecek bir ayrıntı.

Albüm, tek başınayken de dinlenilebilirliği olduğu halde; "Birader, şu playliste sansasyonel birşeyler atıver de alsın kulaklarımızın pasını.." tarzı abuk diyaloglara sıkça maruz kalanlara ithafen eklenmiştir...
(gönderme de yaparım, evet).

GATE

Horst Kamp / Vokal
Martin Köhmstedt / Gitar
Manfred Schröpfer / Gitar, Vokal
Angelos Tsangaris / Bas Gitar
Manos Tsangaris / Davul

LIVE

1 - Nicht Peter (1:47)
2 - Late Night Movies (5:27)
3 - Lieber Wilhelm (5:27)
4 - Step In Love (5:24)
5 - Friedrichstrasse 18 (7:23)
6 - Hans Kurmel Boogie Woogie (6:44)
7 - Die Platzanweiserin (5:44)
8 - Rock On (2:21)

19 Aralık 2008 Cuma

Mustafa Özkent Orkestrası – Gençlik ile Elele (1973)

Başka bir ayıbımız da bizde yapılmış olanlara yeterince yer vermememiz. Bu ayıbı güzel bir albümle örtmeye çalışayım dedim. Mustafa Özkent Orkestrası…

Bir Türk’ün yaptığı en “kaliteli” çalışmalardan biridir. Albüm, Türk motifleri ile bezenmiş başarılı bir Fusion (jazz/rock) çalışmasıdır. Gitarist Mustafa Özkent’e Ümit Aksu, Cezmi Başeğmez, Veysel Çadır, Kamil Taşpınarlı, Merih Dumlu, Cahit Oben gibi isimler eşlik etmiş.

Kendisi, Barış Manço, Okay Temiz, Moğollar… ile yakın temasta olmuştur. 1976’da Belçika’da Barış Manço ile, İstanbul’da da Okay Temiz ile bir süre çalışmıştır. İlginçtir 1976 Montreal Olimpiyatların’da Aranjör ve Gitarist olarak bir grupta yer almış, Fransa’da bir Tv kanalında program bile yapmıştır. Amerika’da New York Madison Square Garden’da konser bile vermiş.

1973 yılında çıkan bu albüm son senelerde birçok ülkede büyük bir ilgi ile karşılanmış, çeşitli ülke radyolarında haftalarca listelerde kalmıştır. Eh haksız da değiller. 30 küsur sene önce, hem de bu müziğin en önemli yıllarında, böyle bir albümü nasıl gözden kaçırdıklarına inanamıyorlar. Hatta okuduğuma göre albüm açık arttırmalarda fahiş fiyatlara alıcı buluyormuş.

Onların bu albüme bakışı ile bizim bakışımız biraz farklı diye düşünüyorum. Bizler, aşina olduğumuz melodilerin rock motifleri çerçevesinde harmanlanmasını keyifle dinliyoruz. Hatta güzel bir gururla…Ancak onların bizden farklı olarak büyük bir şaşkınlıkla dinlediklerini biliyorum. Barış Manço, Erkin Koray, Cem Karaca, Moğollar…vb. gibi ünleri ülkemizi aşmış kişiler veya gruplar dışında, onlar kadar ünlü olmasalar da Ersen, Selda… vb. gibi yerel motiflerin kullanıldığı müziğe büyük bir hayranlıkla bakmaktadırlar. Hele birde bu motifler Fusion, psych… vb. ile yorumlanırsa nasıl şaşırdıklarını tahmin bile edemiyorum.. :))

Albüme gelince söylenecek çok fazla bir şey yok. Türkiye’ye ait ender “kaliteli” isimlerinden biri olan bu renkli üstadın benzersiz işi. Beğenen beğenmeyen herkesin elinin altında olması gereken, “çok farklı” ve güzel bir albüm. Her zamanki gibi keyfini çıkarın….

Not: Tür konusunda Fusion’da ısrarcı değilim folk, funk, psych, crossover her şey mevcut :)

GENCLIK ILE ELELE

1 - Ayaş Yolları (3:10)
2 - Burçak Tarlası (2:58)
3 - Çarşamba (2:19)
4 - Dolana (4:38)
5 - Emmioğlu (3:04)
6 - Karadır Kaşların (2:56)
7 - Lorke (2:26)
8 - Silifke (3:39)
9 - Üsküdar'a Giderken (2:03)
10 - Zeytinyağlı (4:11)

Barclay James Harvest - Gone to Earth (1977)

Hmm.. bu blogda sıklıkla kişisel yorumlar yapıyoruz ya arada da şaane hatta akademik sayılabilecek denli kaliteli yorumlar da yapılıyor. Ben o kadar dirayetli olamıyorum bu konuda. Kişisel beğeniler yorumlara etki ediyor ve fark ediliyor bu açıkça benim metinlerde. İşte gene öyle bi albüme geldik; Gpne To Earth... Bu BJH'in en iyi, en muhteşem ya da en şaane albümü değil şüphesiz ama bıraktığı derin izlerle, tabi ki benim açımdan, burada diğer albümlerinden en önce yer almayı hakediyor.

Symphonic Progressive Rock'tır albümün ve BJH'in geneli, lakin ne hikmetse crossover prog olarak geçer. Benim için fark etmez, öyle de böyle de şaaneler. Les Holroyd ve John Lees ön plana çıksa da grubun asıl ağır topu Woolly'dir. Efsanedir bu adamlar da.

Albümün açılış parçası Hymn kişisel açıdan yeni bi başlangıcın habercisidir. Hayatımın dönüm noktalarından birinde "vadilerin derin ve dağların çok yüksek" olduğu bi dönemde "orada durup kafamı kaldırdığımda bulutlara değdiğimi" görmüş ve yeni başlangıçların aslında yine ama taptaze olduğunu anlamıştım. Hayat buymuş yani; sürekli yinelenen ama her seferinde taptaze kalan. Gerçi parçanın sözlerine baktığınızda benim kişisel durumumla hiç de alakası olmuyor ama hayat işte..(Freud'a sevgiler...) Peşi sıra gelen Love is Like a Violin ise bi anda beni durgunluğa atan hani o hayatın anlamını bulduğunu zanneden kazma düşünceden kurtaran ve depresif hale sokan bi parçadır. 3.parçaya ısınamamışımdır hiç. Poor Man's Moody Blues ise... hmm... tanımlayacak kelimeleri bulmak zor aslında.. zavallı adamın hüzünlü blues'u işte...Ve melodisiyle albümün en kendine bağlayıcı parçası; Hard Hearted Woman. Enteresandır, basittir diğer parçalara oranla (ama bkz. Lady in Black, Uriah Heep, 2 akorla çalınır ama sevmeyen yoktur.), kısacık bi aşk öyküsü gibi gelir insana.. yine de bazı anlarda insanın beyninde o parça çalmaya başlar. Ardından gelen parça Sea of Tranquality hem bu parçaya bağlıdır hem de Woolly'nin ne şaane bi klavyeci, bi müzisyen olduğunun göstergesidir. İlk 6 parçadan sonra afallayan kişinin beyni bundan sonraki 3 parça ile toparlanır ve modern dünyaya adapte edilir. Ben bunlara da pek ısınamamışımdır ama yeri geldiğinde kilise çanları misali beynimin içinde dan dan vururlar.

Bunca zamandır blog'a BJH'i eklememiş olmamamızın ayıbını kapatır, dünyanın bütün palyaçoları, ağlamadan dinleyin! (Oblomov'a selamlar, Marx'la dalga geçme düttürüsü No: 37852) temenimizle hoşçakalın deriz.

BARCLAY JAMES HARVEST

Les Holroyd / Vokal, Bass, Gitar
John Lees / Vokal, Gitar
Mel Pritchard / Davul, Vurmalılar
Stuart 'Woolly' Wolstenholme / Klavye, Mellotron, Vokal

GONE TO EARTH

1 - Hymn (5:06)
2 - Love is Like a Violin (4:03)
3 - Friend of Mine (3:30)
4 - Poor Man's Moody Blues (6:55)
5 - Hard Hearted Woman (4:27)
6 - Sea of Tranquility (4:03)
7 - Spirit on The Water (4:49)
8 - Leper's Song (3:34)
9 - Taking Me Higher (3:07)

17 Aralık 2008 Çarşamba

Thunder and Roses - King of the Black Sunrise (1969)

Thunder and Roses Tarifi (3 kişilik):
Önce Cream'den Jack Bruce'un bas rifflerini ve vokallerini alın. Daha sonra buna zamanının en sert gruplarından Blue Cheer'in sert davullarını ekleyin. En son olarak da Hendrix'in gitarıyla bütünleştirin her şeyi. Üzerine de biraz asit serpiştirin. Olacak şey “Thunder and Roses” olacaktır.

ABD Philadelphia'da kurulan grup, tek albüm yayınlayabilmiş. Zamanının ötesindeki tarzıyla pek dinleyici edinemediyse de grup, psychedelic müziği blues temelinde, yapılabilecek en sert şekliyle yapmış.

Albümün giriş şarkısı ''White Lace And Strange''le zaten kulaklar hemen bayram ediyor ve 'ohannes' ya da 'vay' gibi tepkilerle şarkının sonu nasıl gelmiş anlamıyorsunuz bile. Bu şarkı daha çok Cream'in biraz sert ve daha akışkan hali gibi. Daha sonra albümün temposu “I Love A Woman” ile biraz düşüyor. Hemen ardından da southern rock temelli bir şarkı geliyor ''Country Life''. Albümde bir de blues şarkısı ''Red House'' un Experience tarzındaki bir yorumu var. Bu şarkıda gitaristin Hendrix'ten çok etkilendiği hemen fark ediliyor. “Moon Child” ise grubun yine o Cream tarzı 'akışkan' şarkılarından biri. Yer yer incelen vokalleriyle Skip Spence'i anımsatıyor. Ama tabi ki o 60’ların sonundaki öncü hard rock havasından ödün vermeden. “Dear Dream Maker” yine diğer şarkılardan geri kalmayacak kadar iyi. Albümle aynı adlı “King of the Black Sunrise” davulların sakinleştiği, tekrar eden bir bas riffi üzerine elektro gitarın ön plana çıktığı, ara ara psychedelic efektlerle dolu albümün enstrümantal tek şarkısı. Son olarak kapanış şarkısı ''Open Up Your Ears''la grup ilk şarkıdaki o sert psychedelic/blues tarzına geri dönüyor. Albümü dinlerken baştan sona power trio ruhunu en uç noktada yaşıyorsunuz. Hendrix severlerin kesinlikle baştan sona dinlemesi gereken bir albüm.

THUNDER AND ROSES

Christopher Bond / Gitar, Vokal
George Emme / Davul
Tom Schaffer / Bass, Vokal

KING OF THE BLACK SUNRISE

1 - White Lace and Strange (3:15)
2 - I Loved a Woman (4:37)
3 - Country Life (2:43)
4 - Red House (5:37)
5 - Moon Child (4:10)
6 - Dear Dream Maker (3:28)
7 - King of the Black Sunrise (3:47)
8 - Open Up Your Eyes (7:18)

Kravetz - Kravetz (1972)

Kravetz demiş biri... Ahan da Jean-Jacques Kravetz. Frumpy'nin vazgeçilmezi, Randy Pie'ın has adamı, Eric Burdon's Fire Dept. de bile tıngırdamış yetmemiş Atlantis'i bile kurmuş efsanevi klavyeci kişilik. Jamais'in bayram lafı ve de Yonçin'in şaane gazı ile ahan da bulunmayan bi albüm. (hayret.. ben her yerde var sanıyodum :)) Şimdi yukarıdaki laflardan sonra kalkıp albüm şöyle, böyle demenin bi manası yok herhalde. Dünyanın bütün rockerları... indirin! (Oblomov'a selamlar, Marx'la dalga geçme düttürüsü No: 37851)

Albüm 1972 tarihlidir, progressive rock'ın tavanı ile dibi arasında gidip gelmektedir. Her iki yönün de şaane olduğunu düşünürsek albüme kötü bi laf etmemiş oluruz. Unutmadan... Albüm 8 Days in April - The Hamburg Scene olarak da bilinir ve de yayınlanmıştır. Onun da kapağını koyduk işte. Bu kapağın üstünde yazanlara inanamıyor tabi insan. Neyse yahu.. Dinleyin işte...

KRAVETZ (8 Days in April)

Udo Lindenberg / Vokal, Davul, Vurmalılar
Jean-Jacques Kravetz / Org, Piyano, Synthesizer, Vurmalılar
Steffi Stephan / Bass
Thomas Kretzschmer / Gitar
Inga Rumpf / Vokal
Roger Hook / 12 Telli Gitar

KRAVETZ (The Hamburg Scene)

1 - I'd Like To Be A Child Again (9:35)
2 - Ann Toomuch (7:55)
3 - Routes (7:27)
4 - When The Dream Is Over (3:14)
5 - Master of Time (9:40)

16 Aralık 2008 Salı

Kvartetten Som Sprängde – Kattvalls (1973)

Bu albümü eklemek bana düşer sanırım. :) Adını “Birger Sjöberg” adlı bir yazarın 1924 yılında yazmış olduğu kitaptan alan bu İsveçli grup, 3 kişiden oluşmasına rağmen aslında 4 kişi olarak kuruldu.

Grubun ismi Kvartetten Som Sprangde (The Quantet that Blew Up), yani "Patlayan Dörtlü" anlamına gelmektedir. :) Ancak Margareta Söderberg (Vokal), yani grubun dördüncü elemanı, müzik anlayışının grup ile örtüşmediğini düşündüğünden gruptan ayrılmış. Grup da isim değiştirmemiş ve vokalist olmadan enstrümantal olarak devam etmişler. Bence çok da isabetli olmuş. Vokal bu müziğe ne derece yakışırdı bilemiyorum.

Tarz olarak Fusion’a (Jazz-Rock) yakın dururlar. Tabi az biraz psychedelic ve folk’a teğet geçerler. Santana’yı andıran bir havaları olduğu kabul edilir, ki ben de aynı fikirdeyim. Grupta ilk dikkati çeken bir basistlerinin olmaması. Hellman, bas işini klavye ile halletmiş. Diğer bir husus da yine aynı adamın kullandığı Hammond B3…Harika bir atmosfer yaratmış. Sjöberg’in gitar kullanımı -ki bazı bölümlerde çift gitar kullanmıştır- Santana’yı andırır. Ek bilgi olarak 1978 yılında çıkardığı “finn” adında birde albümü bulunmaktadır. O da ayrıca tavsiye olunur. ABBA ile yaptığı çalışma belki sizi ilgilendirebilir ama ben ilgilenmiyorum.

Albüme gelince; baştan sonaa aynı kalite ve güzellikte devam eden şarkılardan oluşur. Gitarın ve Hammond’ın sürüklediği bir atmosferde yüzen şarkılardan oluşan albümde neredeyse tüm parçalar birbirinden güzeldir. Subjektif olarak “Gånglåt Från Valhallavägen” birkaç milim daha ileride sanki.

Scandinavian Prog (:)) tarzının önemli gruplarından biridir. Ne yazık ki sadece bir albümleri var. 3 kişi ile daha ne yapılabilir bilmiyorum. Harika bir albüm. Keyfini çıkarın.

KVARTETTEN SOM SPRÄNGDE

Rune Carlsson / Davul
Fred Hellman / Klavye, Hammond
Finn Sjöberg / Gitar, Flüt

KATTVALLS

1 - Andesamba (5:11)
2 - På En Sten (4:30)
3 - Gånglåt Från Valhallavägen (8:49)
4 - Kattvalls (4:49)
5 - The Sudden Grace (4:53)
6 - Vågspel/Ölandsshuffle (7:18)

08 Aralık 2008 Pazartesi

Eloy - Ocean (1977)

Çok sevdiğim gruplardan biri olan Eloy hakkında kısacık da olsa bilgi vermek isterim. 1970'lerin ünlü Alman gruplarından biri olan Eloy zaman içinde değişmeyen tek elemanı Frank Bornemann ile farklı aşamalar kaydetmiştir. İsimlerini H.G. Wells'in Time Machine kitabında bahsedilen, gelecekteki bir insan ırkı olan ''Eloi''den alan grup, vokalist Erich Schriever'ın gruptan ayrılmasıyla politik çizgilerinden uzaklaşarak progressive özellikleriyle ön plana çıkmıştır.1973'te piyasaya sürülen ''Inside'' albümü ile Frank Bornemann grubun yeni vokalistidir.Bana sorarsanız Frank bu işi oldukça iyi yapmaktadır.

Her neyse zaman içinde grupta birçok kez eleman değişikliği yaşandı diyelim olsun bitsin...

Grubun konsept albümlerinden biri olan ''Ocean'' 1977 yılında piyasaya sürülmüş ve 200.000 kopya satarak Alman marketlerinde Queen ve Genesis'i geride bırakmıştır. Albümün konusu Atlantis'tir. Dinlemekte yarar olduğunu düşünüyorum. ''Atlantis kaybolmadı benim içimde yaşıyor kardeşim'' nidaları attırabilecek kıvamda Yani bana böyle oluyor, sizi bilemem yorumlarınızı bekliyorum.

OCEAN

Frank Bornemann / Vokal, Bütün Elektrik, Akustik ve Efekt Gitarlar
Klaus-Peter Matziol / Vokal, Bass Gitarlar
Detlev Schmidtchen / Org, Klavye
Jürgen Rosenthal / Vurmalılar, Flüt

OCEAN

1 - Poseidon's Creation (11:38)
2 - Incarnation of the Logos (8:25)
3 - Decay of the Logos (8:15)
4 - Atlantis' Agony at June 5th 8498, 13 P.M. Gregorian Earthtime (15:35)

29 Kasım 2008 Cumartesi

Dillinger - Dillinger (1974)

Octopedia için çalışmalar süredursun -diğer arkadaşlar adına konuşuyorum, ben daha yeni başlayabildim- hazır kollar sıvanmışken bloga da bir albüm eklemeden duramadım.

Dillinger, temeli Robert ve Jacques Harrison kardeşler tarafından atılmış, toplamda dört kişiden oluşan, Quebec diyarlarından bir gruptur. Kendi adını taşıyan albümleri 1974 yılında Daffodil Records etiketiyle piyasaya sürüldü sonra da unutuldu gitti. Sonraki zamanlarda tekrardan yayınlanmamış bir albüm olarak elimize geçen plak kaydı elbette kusursuz değil fekat parçalara ayrı bir orijinallik katmakta.

Albüm adeta progresif dersi niteliğindeki dört parçadan oluşmaktadır. Her bir enstrümanın sınırı zorlanmış ve kesinlikle işini bilen isimler tarafından kullanılmıştır. Sert, agresif ve caz altyapılı bir havası vardır albümün. Genellikle parçalarda teknik konuşurken melodi de bir kenara bırakılmamış, beklenmedik geçişler ve yerinde devreye giren senfonik öğelerle iyiden iyiye taçlandırılmıştır.

Albümdeki favorim dördüncü sıradaki "Live and Return" adlı parçadır. 17 dakikalık bir beyin fırtınasıdır. Özellikle bas partisi ve bateri solosu için tekrar tekrar dinlenesi bir eserdir.

Evet... 70'ler Kanadası'ndan kötü grup çıkmaz sözünü her zaman için destekler, okuyuculara hatırlatır, Dillinger'ı gururla takdim ederim.

DILLINGER

Robert Harrison / Davul, Vokal
Jacques Harrison / Klavye, Vokal
Paul Cockburn / Gitar, Vokal
Terry Bramhall / Bas Gitar, Vokal

DILLINGER

1 - People (6:19)
2 - City Man (4:55)
3 - Nature's Way (3:55)
4 - Live & Return (17:03)

24 Kasım 2008 Pazartesi

Zzebra - Zzebra (1974)

Bu albümü Gökçe’den gelen Yoğun !!! istek üzerine upload ediyorum. Her ne kadar kendisi “Pazop” vari şeyler sevse de fusion bir albüm için ısrarcı oldu… Kırmayalım…

Ne yaptığını bilen Amerikalı bir fusion/jazz rock grubudur Zzebra. Psych albümlerin ağırlıkla yapıldığı ülkede hafif Nijerya rüzgarını almış, heavy öğeleri barındıran fusion bir albüm yapmışlar.

Grupta önemli elemanlar bulunmaktadır. “If” grubundan Terry Smith ve Dave Quincey, “Osibisa”dan Loughty Amao… Bateriye Liam Genockey, bas gitara John McCoy’u, klavyeye Gus Yeadon (ki grupta çok kalmamış yerine Tommy Eyre gelmiş) yerleştirince grup oluşuvermiş. Tommy Eyre daha sonra “Ian Gillan” ile, Steve Byrd, Liam Genockey ve John McCoy da “Gillan” da çalmıştır.

Bu albüm grubun ilk albümüdür. 1975 yılına ait “Panic” ve “Take It Or Leave It” adlı 2 albümleri daha bulunmaktadır.

Müzik Terry Smith ve Dave Quincey etrafında dönmektedir. Kalite, albüm boyu pek bozulmamaktadır; Ancak bazen gereksiz ve yersiz vokal geçişleri güzel müziği arka plana hapseder ve zaman zaman insanı sıkabilir. “Spanish Fly” şahsımca açık ara albümün en güzel şarkısıdır. Sax ve gitar kullanımı gerçekten çok başarılı. “Hungry Horse” belli bir bölümden sonra “Cobra Woman” ve “Mah Jong” albümün diğer güzel şarkıları.

Müziğe büyük yenilikler getirmese de müziği bilen insanlardan oluşan gayet başarılı bir gruptur. Eğer bulabilirseniz diğer iki albümlerini de dinlemeniz tavsiye olunur. Keyfini çıkarın…

ZZEBRA

Loughty Amao / Vurmalılar, Saksafon, Flüt, Vokal
Liam Genockey / Bateri, Vokal
Dave Quincey / Saksafon
Terry Smith / Gitar
Gus Yeadon / Piyano, Gitar, Vokal
Steve Byrd / Gitar
Tommy Eyre / Klavye, Flüt,Vokal
Alan Marshall / Vokal
John McCoy / Bas Gitar

ZZEBRA

1 - Cobra Woman (6:16)
2 - Mr.J (4:20)
3 - Mah Jong (5:13)
4 - Ife (6:23)
5 - Spanish Fly (4:21)
6 - Amuso Fi (5:19)
7 - Rainbow Train (5:08)
8 - Hungry Horse (6:46)

21 Kasım 2008 Cuma

Indian Summer - Indian Summer (1971)

Siteye son zamanlarda eklediklerime bakıyorum da kafayı bozmuşum ben senfonikle. Bari Indian Summer ile bir farklılık yaratayım dedim. Giriş cümlesine aldanmayalım. Olay salt farklılık değil. Bende sorun bende...

Neon Records imzalı ilk ve tek albümleri 71 yılında piyasaya sürdüler. 93 yılında Repertoire etiketi ile CD ve 2002 de ise Akarma Records tarafından CD-Reissue olarak bir kez daha raflardaki yerini aldı.

Indian Summer bırakın Avrupa’yı, kendi ülkeleri olan İngiltere’de bile pek bilinen bir grup değildi. O dönem benzerleri olan Atomic Rooster, Cressida, Black Sabbath, Colosseum gibi grupların gölgesinde kalmıştı. Yukarıda adı geçen gruplardan ne eksikleri vardı? Yoktu. Pratikte fazlaları bile vardı.

Albümdeki parçalar, hard rock ve cazın belki de en dinamik tınısına maruz bırakır dinleyiciyi. Öyle ki eskilerden hoşlananların dinledikçe dinleyesi gelir bıkmadan. Kısacası zamanına göre gerçektende sağlam bir albüm yapmıştır Indian Summer. Farkındaysanız albümü tanımlayabilmek için kıvranıyorum deminden beri. Albümde sınırları zorlayan hard rock tınılarının yanında elemanların yaratıcı kimlikleri de parçalardaki gizemi fark ettirmektedir. En azından benim anladığım ve size aktarabildiğim fark bu. Hala tam olarak izah edemedim ya neyse..

INDIAN SUMMER

Malcolm Harker / Bas Gitar, Vokal
Paul Hooper / Davul, Perküsyon, Vokal
Bob Jackson / Vokal, Klavye
Colin Williams / Gitar, Vokal

INDIAN SUMMER

1 - God is the Dog (6:37)
2 - Emotions on Man (5:44)
3 - Glimpse (6:44)
4 - Half change Again (6:26)
5 - Balck Sunshine (5:25)
6 - From the film of the Same name (5:52)
7 - Secret reflects (6:46)
8 - Another Three will Grow (6:06)

10 Kasım 2008 Pazartesi

Minotaurus - Fly Away (1978)

70’lerin son bölümleri senfonik prog adına altın senelerdi kuşkusuz. Bu dönemde birçok önemli albümlere imza atan Almanların bu kategoride de ne kadar başarılı olduklarını biliyoruz. Fakat nedense bu albümü diğerlerinden ayrı tutmuşumdur hep. Bir nevi Eloy, Novalis ve Jane harmanı olan bu albümdeki atmosfer kuşkusuz ilk parçadan itibaren kendisini belli ediyor.

Dikkat çeken başka bir öğe ise elinde asa benzeri bir araç, yere bağdaş kurmuş, boğa kafasına sahip çıplak bir insan vücudu temalı albüm kapağı. İsimden yola çıkacak olursak Minotaurus, yunan mitolojisinde insan-boğa karışımı hayali bir yaratık olarak bilinmektedir ki iyi huylu bir karakter değildir kendisi. Ayrıca hikayesi de oldukça kasvetlidir fakat bu hikaye albüm konseptine ne kadar yansımıştır orası tartışılır.

Oberhausen’li grubun temelleri 1972 yılı civarlarında atılmıştır. Yetmişlerin ortalarında ise artık grup stüdyoda sürekli çalışma halindedir. Grubun ilk olarak adını duyurması Stanley Kubrick’in 7117 adlı filminin müziklerini yapmış olmalarına dayanır. Yine bu aralar stüdyoya kapanırlar ve “Fly Away” şaheserini yaratırlar. Konserlerinde albümün sadece 1000 kopyası basılmış ve satılmıştır.

"Fly Away" içeriğindeki mellotron, bol chorus, delay ve reverb efektleriyle dinleyiciyi senfoni cennetine uçurabilecek yakıt deposuna sahip bir atmosfer ve heavy elementlerin müthiş sentezini bulabileceğiniz ender albümlerden.

Abüm, senfonik progresifin karanlık yüzünü sevenler için iyi bir deneyim olacaktır.

MINOTAURUS

Michael Helsberg / Gitar
Ludger "Lucky" Hofstetter / Gitar
Ulli Poetschulat / Davul
Bernd Maciej / Bas Gitar
Peter Scheu / Vokal
Dietmar Barzen / Klavye

FLY AWAY

1 - 7117 (6:47)
2 - Your Dream (5:40)
3 - Lonely Seas (4:42)
4 - Highway (3:20)
5 - Fly Away (13:20)
6 - The Day The Earth Will Die (4:40)
7 - Sunflowers (3:59)

08 Kasım 2008 Cumartesi

Dom - Edge of Time (1970)

Empyrium gibi bir grubu çok yaratıcı bularak; “vay anasını, klasik gitarlar ve yan flüt… nasıl da güzel yav” deyivermiştim fakat nereden bilebilirdim ki nereden baksan 30 sene önce uygulanmış (ve muhtemelen anlaşılmamış) bir müzikal formül olduğunu…

İşte Dom böyle bir grup, zamanın oldukça ötesinde müziklerle haşır neşir olmuş, bu albümü de iki günlük bir acid tribi sonucunda kaydedivermişler. Pek çok açıdan iyi etmişler gibi duruyor da neslimizin vazgeçilmezi “electronica” nın yaradılışına ön ayak olarak müzik dünyasının içtenlikten ve alçak gönüllülükten uzaklaşmasına sebebiyet vermişler… Nereden bilebilirlerdi ki?

Can, Faust gibi ritm bazlı bir müzikleri olmamasına rağmen (ki ben davulun olmadığı bir sound’a, hala alışabilmiş değilim) oldukça dinlenebilir ve etkileyici müzikleri. Kozmik gürültülerin arka planı inlettiği akustik bir dinleti gibi nitelendirilebilir yaptıkları müzik. Tek söz içeren parça “Edge of Time” ve sözleri oldukça psyche (kafalar güzel tabi)

Dream orijinal albümün son parçası ve albümün doruk noktası. ’72 senesinde kaydedilmiş Flötenmenschen adlı seri (piyasaya sürülememiş potansiyel albüm kayıtları olmalı) en az albüm kadar etkili fakat perküsyonların dahil olması, albümün büyüsünü bozmakta. Son parça ’98 senesinde cd sürümü için özel olarak kaydedilmiş, ortada giren saçma dıram makinasını saymazsak, gayet hoş bir sample aranjmanı.

Pek her bünyeye gidecek türde değil bu albüm, bunu da belirtmek isterim.

DOM

Laszlo Baksay / Bass Gitar, Sözler, Vokaller
Gabor Baksay / Perküsyon, Flüt, Vokaller
Reiner Puzalowski / Gitar, Flüt, Vokaller
Hans Georg Stopka / Org, Gitar, Vokaller

EDGE OF TIME

1 - Intruitus (8:55)
2 - Silence (8:53)
3 - Edge of Time (9:05)
4 - Dream (9:37)
Bonus Parçalar:
5 - Flotenmenschen 1 (6:31)
6 - Flotenmenschen 2 (1:15)
7 - Flotenmenschen 3 (1:17)
8 - Flotenmenschen 4 (1:11)
9 - Let Me Explain (6:37)

Hawkwind - Quark Strangeness and Charm (1977)

Çok uzun zamandır koymayı planlıyordum fakat hangi albüm olacağına karar veremediydim. Lemmy Kilmister ile takıldıkları zamanlardan bir albüm “belki” daha etkileyici durabilirdi ama bu albüm benim favorilerimden biri ve ben ne dersem o olacak arkadaşım, a aaa!! Tamam açılış parçasıyla biraz itici bir giriş yapıyor Dave Brock abimiz ama kabul edin adamcağız androide kasmış, S.O.S. sinyalleriyle bezenmiş parça girişinden sonuna kadar sizi uzay çağına hazırlıyor ve diyor ki “ naaparsın babam, bu dönemin olayı da “bu” işte, klonlar, androidler, yığınla ıvır zıvır… iyicene zıvanadan çıkıverdik!”

“Damnation Alley” basit bir komposizyon formunda başlayan fakat sözler ile Kubrick’in Dr. Stranglove’ına ziyadesiyle gönderme yaptığı parça. Sonlara doğru die-hard psychedelic fanlarına göre atraksiyonlar barındırıyor.

Albümün en soft eforlarından “Fable of a Failed Race” benim favorim, gerek vokaller gerek sonundaki enfes solo ile tiril tiril bir parçaya imza atmış abiler. Tüm parçaları açıklamak istemem, gazı kaçmasın da Tangerine Dream tribi gibi duran “The Forge of Vulcan” kesinlikle krautrock fanlarına hitap ediyor. Ha bu arada pek çoğu degavdan gibi gelse de kulağa, o zamanın tüm bilimsel araştırmalarıyla harmanlanmış sözler içermekte parçalar, zaten albümün ismi de atom altı parçacıklara takılmış isimlerden gelmekte, yaa yaa…

Ve bir “olmaz ise olmaz” grubu daha eklemenin verdiği huş’u ile yazımı burada noktalıyorum ve size iyi eğlenceler diliyorum.

HAWKWIND

Dave Brock / Vokaller, Synthesizer, Gitar, Ses efektleri
Robert Calvert / Vokaller, Perküsyon
Simon House / Klavye, Keman, Örs, Geri Vokaller
Simon King / Davul, Perküsyon
Adrian Shaw / Bass Gitar, Geri Vokaller

QUARK STRANGNESS AND CHARM

1 - Spirit of the Age (7:19)
2 - Damnation Alley (9:08)
3 - Fable of a Failed Race (3:18)
4 - Quark Strangeness and Charm (3:41)
5 - Hassan I Sahba (5:22)
6 - The Forge of Vulcan (3:05)
7 - Days of the Underground (3:10)
8 - Iron Dream (1:49)

31 Ekim 2008 Cuma

Aqua - Aqua (1972)

Şöyle derinlerden bir Alman lazım dedim. Az bulunur, underground, ama güzel bir şey olmalı. Evet “Aqua” buna uygun.

1972 de Kassel’de kurulan grup aynı sene 4 tane (albümdeki ilk dört) şarkı yapmış. Bu şarkıları plak firmalarının beğenisine sunmuşlar ama nasılsa ilgi görmemişler. Grup 1978 ve 81 yıllarında 2 tane 45’lik yapmış ve bunlardan 1000’er kopya basılıp piyasaya sürülmüş. Bu unutulan grup için devreye kahramanımız “Garden of Delights” çıkmış ve bu 8 şarkıyı toplayarak bu albümü basmış. Ne de iyi yapmış. Grup, zevksiz prodüktörlerin kurbanı olmuş diyebilirim.

Klavyenin ön planda olduğu müzik, güzel gitar soloları ile renkleniyor. Undergorund hissi albüm boyu devam ediyor. Adamlar maceraperest ve hisli… Burası kesin. Yaratıcılıkları yaşlarına göre oldukça gelişkin.

İlk dört şarkı birbirinden güzel. Ayırt etmeden dinlenmeli. Grosskurth çok başarılı bir klavyeci. Aynı şekilde grubun tüm şarkılarında olan tek kişi Ulrich de hisli bir adam. “Bolero” albümdeki tek enstrümantal şarkı. Harika gitar ve klavye geçişleri mevcut. “Soul of my Soul” albümün uzun şarkılarından. İlk şarkı için söylediklerim bu şarkı içinde geçerli. Klavye ve gitar ön planda yine. Ek olarak Borocki’nin titrek vokali var. “Tempest “ yine aynı çizginin şarkısı. Fusion havalarında girer, adamı ağlatan bir gitar solo ile biter. Klaus Hess’in soloları gibi. Albümün en uzun şarkısı “There is a Place” bu 4’lünün son ve en “git-gel”li olanı. Albümdeki en iyi şarkı diyebilirim. Harika iş çıkarmışlar. Son 4 şarkıda eski kadroya ait bir tek Ulrich var. Değişiklik hemen belli oluyor. Yine dinlenilir ama biraz daha pop rock’a yakın havalarda şarkılar. Bir tek “No More Love” diğerlerinden sıyrılan bir şarkı. Baya güzel olmuş. Hiç değinmedik ama gitar ve klavye dışında kalan elemanlar da işinin ehli çocuklar. Dinleyince anlayacaksınız zaten.

Valla gerçekten yazık. O ilk 4 şarkıyı beğenmeyen “kulaksız” prodüktörler yüzünden bu güzel gruptan mahrum kalınmış. İlk 4 kaydı çok genç yaşta yaptıkları belli oluyor. Grup dağılmamış ve devam etmiş olsaydı, olgunlaştığında kim bilir ortaya neler çıkacaktı. Neyse en iyisi dinleyin. Ne dediğimi anlayacaksınız. Çok zor bulunan baya güzel bir albüm.

AQUA

Martin Ulrich / Gitar (1-8)
Martin Grosskurth / Klavye(1-4)
Georg Röber / Bas Gitar (1-4)
Bernd Billhardt / Bateri (1-4)
Klaus Borucki / Vokal (2-6)
Wolfgang Eckhardt / Bas Gitar, Vokal (5-6)
Roy Kaleve / Bateri, Vokal (5-8)
Jörg Wiesner / Klavye, Vokal (5-8)
Mike Fajgel / Vokal (7-8)
Jürgen Steinbrecher / Bas Gitar, Vokal (7-8)

AQUA

1 - Bolero (5:25)
2 - Soul of my Soul (7:10)
3 - Tempest (5:53)
4 - There Is a Place (9:40)
5 - Going My Way (3:23)
6 - Teenage Feelings (3:47)
7 - No Use to Live On (6:17)
8 - No More Love (6:02)

29 Ekim 2008 Çarşamba

Maypole - Maypole (1970)

Açıkçası sadece kapağından etkilenerek edindiğim bir albümdü ama beğenimin sadece bununla kalmaması ve Psychedelic Rock denince aklıma ilk gelen gruplardan biri olması, albümün müzikal açıdan da doluluğunu kanıtlarcasına mahcup etmişti beni. İyiki de etmiş.

Bu albüm hakkında sağda solda pek bir bilgi yok. Seslerini duyuramamış önemli yer altı gruplarından biri olduğunu söyleyebileceğimiz gibi psych müziğin eksiksiz bir şekilde ifa edildiğini de belirtebiliriz. Kaldı ki pek fazla psych tutkunu olmasamda saygımdan oturur paşa paşa dinlerim bu elemanları. Mükemmel gitar vokal-gitar performansları, parçaların bütünlüğü ve albümün prodüksiyonu hayran bırakacak derecede iyi, kaliteli.

Albüm, ilk üçü birbirinin devamı niteliğindeki parçalar olmak üzere on parçadan oluşmakta. Şarkılarda bol jam sessionlara rastlanılsa da fazla uzun tutulmamıştır. Albümdeki favorim olan “Henry Started” ta melodilere, vokallere ve özellikle her çalgı aletine titizlikle kulak verilmelidir. Grup, yer yer Led Zeppelin, Cream gibi grupları andırsa da daha çok 68-71 dönemi Pink Floyd’u anımsatır bana.

Psychedelic hayranlarının kesinlikle göz ardı etmemeleri gereken bir albüm.

MAYPOLE

Dennis Tobell / Gitar, Vokal
Steve Mace / Gitar, Vokal
John Nickel / Bas Gitar
Kenny Ross / Perküsyon
Paul Welsh / Davul

MAYPOLE

1 - Glance At The Past
2 - Show Me The Way
3 - Henry Started
4 - Change Places
5 - Under A Wave
6 - Johnny
7 - Come Back
8 - You Were
9 - In The Beginning
10 - Dozy World

Jefferson Airplane - Crown of Creation (1968)

Tüm eski sevgililerinizi ve platonik aşklarınızı gördüğünüz tek koca bir rüyadan kaçmak için yapılacak en önemli şey uykuyu yarıda kesip, kalkıp sigara içmektir. Ben de aynı şeyi yapıp “yeter ulan” nidasıyla yataktan fırlayıp kendime bir kahve yaptım. Dün de birinden tırtıkladığım sigarayı da yanında yaktım. E tabi bu işleri yaparken şöyle sabah 7 kafasına iyi gidecek bir albüm dinlemek lazımdı. Ben de açtım bunu dinledim. Komple şahane oldu.

Sırayla gidiyoruz Jefferson Airplane’e bakıyorum ki. Hepsini de ben eklemişim. Olsun. Ekleriz. Tamamlarız belki diskografilerini, belli olmaz. Neyse, kısaca bahsedelim albümden…

Yine dingin bir Jefferson Airplane albümü. Bu sefer ama hakikaten çok dingin. Tam kafa dinlendiren cinsten tabiri caizse... Gitarlar da yavaş giden cinsten. Aceleleri yok. Bass da “siz takılın ben hemen geliyorum” cinsinden. Davul da, “benim sesim uzaktan hoş gelir aga” cinsinden. Grace şahane bi cinsten. Çok cins bir albüm cidden.

Şarkılara gelicek olursak… Dingin albüm dedik ama yükselişe geçmiyor demedik. Star Track’le başlayıp hafif bir ivme kazanıp yükseliyor şarkılar. Ama tabi o da yavaş bi cinsten. Hiç aceleleri yok heriflerin. Albümdeki benim şahsi favorim, Star Track öncesinde gelen Triad şarkısı. Gecenin en karanlık vaktinin şafaktan hemen önce olması gibi adeta. Zira bu şarkıdan sonra dediğim gibi hafiften yükseliş oluyor albümde. Şarkının teması da şahane. Severiz böyle işleri… Albüm kapağına gelecek olursak… Hiç gelmeyelim derim. Zira 20 farklı kişi oturup konuşsa, çok farklı anlamlar çıkarabilir kapaktan. Ama şahane ve absürd olduğu kesin.

Neyse işte. Kafamda, yavaş ama sabit bir hızda, 60 model Wolksvagen minibüse atlayıp, Tibet’e gitmeye çalışan birkaç hippi imajı oluşturuyor bu albüm… Öyle yani.

JEFFERSON AIRPLANE

Marty Balin / Gitar, Vokal
Jack Casady / Bass
Spencer Dryden / Perküsyon, Org, Vokal
Paul Kantner / Gitar, Vokal
Jorma Kaukonen / Gitar, Vokal
Grace Slick / Klavye, Vokal

CROWN OF CREATION

1 - Lather (2:55)
2 - In Time (4:10)
3 - Triad (4:50)
4 - Star Track (3:08)
5 - Share a Little Joke (3:07)
6 - Chushingura (1:16)
7 - If You Feel (3:21)
8 - Crown of Creation (2:53)
9 - Ice Cream Phoenix (3:02)
10 - Greasy Heart (3:19)
11 - The House at Pooneil Corners (5:48)

22 Ekim 2008 Çarşamba

Museo Rosenbach - Zarathustra (1973)

Efendim, düşündüm de Museo Rosenbach’ sız İtalyan senfonik etiketi olmaz, ekleyeyim dedim hazır bu aralar yazmaya vakit ayırabiliyorken.

Sene 2005, günlerden Cumartesi ya da Pazar. Albüm daha yeni elime geçmiş, gece adamakıllı dinlememişim sabaha bırakmışım. Gözlerimi açtığımda müthiş bir bas armonisi ve bununla birlikte tüyler ürpertici mellotron ezgileri duyumsadığımı hatırlıyorum. Çıkmadım yatağımdan. Üzerim örtülü, gözlerim kapalı dinledim sonuna kadar. Unutamayacağım uyanışlardan biriydi kesinlikle. Ama benden önce davranıp bu nadide eseri dinlemeye koyulan kişi babamdı. Salonda her zamanki yerinde, elinde gazetesi ve yanında sabah kahvesiyle. Buradan saygılarımı sunuyorum kendisine.

Evet. Kafa ütülediğimin farkındayım. Hemen bırakıyorum ve konuya dönüyorum. İtalyan senfonik akımının başyapıtlarından biri olan bu albümün kayıtları 1972 yılına dayanır. Grup daha önceleri Deep Purple, Uriah Heep gibi grupların parçalarını yorumlarken zamanla kendi çizgilerini bulmuş ve daha deneysel öğelere yer vermeye başlamışlardır. Senfonik müziğin yanında dark ve heavy prog. elementleri albümün konseptine yaraşır bir biçimde harmanlanmıştır. Bahsi geçen konsept, Friedrich Nietzsche’nin Zerdüşt adlı eserindeki “üstün insan” kavramına dayanmaktadır.

20:54 lük “Zarathustra” progresif tarihindeki en güçlü giriş parçalarından biridir. Yer yer karanlık atmosferi, tumturaklı vokali ve caz geçişleriyle müzik adına yirmi dakikalık bir gezintiye çıkarır dinleyiciyi. Bir o kadar yorucudur da. Sıkmaz insanı. Ama yorar.

“Degli Uomini” ağabeylerin diğer bir senfonik caz çalışması. Neşelidir. Melodileri kendine eşlik ettirir.

“Della Natura” albümün en kompleks parçasıdır. Atakları ve geçişleri boldur. Anlatılmaz dinlenir denecek cinsten. Adeta bir progresif dersidir.

“Dell' Eterno Ritorno” albümün kapanış parçası. Sert riffleri, yüksek temposu ve aksak davuluyla giderayak dinleyiciyi dumurdan dumura uğratır.


Ehemmiyetle dinlenilmelidir.

MUSEO ROSENBACH

Giancarlo Golzi / Davul, Vokal
Alberto Moreno / Bas Gitar, Piyano
Enzo Merogno / Gitar, Vokal
Pit Corradi / Mellotron, Hammond
Stefano Lupo Galifi / Vokal


ZARATHUSTRA

1 - Zarathustra
a) L'Ultimo uomo (3:57)
b) Il re di ieri (3:12)
c) Al di la del bene e del male (4:09)
d) Superuomo (1:22)
e) Il tempio delle clessidre (8:02)
2 - Degli Uomini (4:01)
3 - Della Natura (8:24)
4 - Dell'Eterno Ritorno (6:15)

Frumpy - Frumpy 2 (1971)

Herkese selam, hatta bonjour !

Blog'a Fransa'dan iştirak ediyorum. (Sanırım tahsilimden dolayı da uzunca bir süre öyle olacak) Bu blog'u görünce "Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin!" sözünü anımsadım, hatta "kambersiz düğün kalmamalı" dedim kendi kendime ve hemen işe koyuldum. Tanışma faslı hepimizi sıkmadan konuya döneyim.

Grubumuz Alman ve zamanında en iyi Alman grubu da seçilmiş. Tarzları bana "Deep Purple" adlı grubu hatırlatıyor; fakat bir farkla, bu amcalar biraz kraut !
Grup 1969'dan 1972'deki dağılışına kadar geçen kısacık süreye 3 uzunçalar (longplay), bir de canlı albüm sığdırmış ve iyi de etmiş doğrusu. Daha sonra 1990 yılında eski günleri özleyip yeniden bir araya gelmişler, sanırım hala çalıyorlar bir yerlerde.

Paylaşacağım albüm 1971 tarihli "Frumpy 2" uzunçaları. Özellikle "How The Gypsy Was Born" adlı esere dikkat derim.

FRUMPY

Inga Rumpf / Vokal
Jean-Jacques Kravetz / Klavye
Karl-Heinz Schott / Bas
Carsten Bohn / Bateri
Rainer Baumann / Gitar

FRUMPY 2

1 - Good Winds (10:11)
2 - How The Gypsy Was Born (8:53)
3 - Take Care Of Illusion (7:38)
4 - Duty (12:14)

20 Ekim 2008 Pazartesi

Los Jaivas - Canción Del Sur (1977)

Son vakitlerde paso Avrupa grupları takılmışız. Dedim ki biraz Amerika civarlarına hatta güneylerine inelim. Los Jaivas…

Şili’nin en tanınmış ve önde gelen grubu. Onların Moğollar’ı desem kötü bi benzetme yapmış olmam. Giyinişleri, esinlendikleri ve yaptıkları müzik, kullandıkları farklı enstrümanlar bana hep Moğalları anımsatıyor. Müzik tarzı olarak birçok yerde Folk olarak geçseler de bence bi o kadar da Senfonik öğe barındırıyorlar. Adamlar belli ki kendi yerel müziklerinden oldukça etkilenmiş, bizde ki “Anadolu Rock” misali onlarda kendilerine has bir müzik geliştirmişler (Inca Rock)… :))

1963 yılında Parra biraderlerle Gato Alquinta ve Mario Mutis “High Bass” adlı grubu kurmuşlar. Ardından 1969 da Eduardo Parra müzikal tarzda değişikliğe yönelmiş ve grubun adını Los Jaivas olarak değiştirmişler. Etnik tutruka, charanjo, tarka, tumbadore, bongo and maracas gibi bazılarının adlarını dahi duymadığım farklı enstrümanları kullanmış, az biraz İngiliz gruplarından etkilenerek bir sentez oluşturmuşlar.

Bu albüm adamların beşinci albümü. (Tabi 1969 ve 70 yıllarında 5 cd’lik “La Voragine”i ve 1974 de “Manduka & Los Jaivas” adı altında çıkardıkları albümleri saymazsak). En güzel albümlerinden biri olarak kabul edilir. 81 yılında çıkan “Alturas de Macchu Picchu” ve 76 yılında çıkan “Los Jaivas” da baya güzel albümler. Bazı albümlerde ufak çaplı da olsa değişik arayışlara girmişler ama kalitelerini pek bozmadıkları için genelde tüm albümleri dinlenebilir durumda.

Nedense inişli çıkışlı şarkıların olduğu albümler çok hoşuma gider. Gerçi progressive müziğin temel ilkelerinden biridir bu. Yine de bazı şarkılarda bu daha keskindir. “Frumpy” nin “Take Care of Illusion”ı, Corte Dei Miracoli’nin “Eterna Ricerca”sı gibi. Bu albümde de inişli-çıkışlı durumlar mevcut. Bunu özellikle Eduardo Parra’nın klavyesine borçluyuz.

Şarkılara gelince: Albümün öncü parçaları kesinlikle “Canción Del Sur” ve “Danzas”. Cancion del Sur, vokal ve klavye ile başlar. Ağır tonlarda gider ancak sonra piyano şarkıyı tırmandırarak son noktayı koyar. Bence albümün en sağlam şarkısı. Aslında Danzas’ın da aşağı kalır bir yanı yok. Senfonik öğelerle başlayan, flütün olduğu, klavye ve gitar soloları ile devam eden çok sıkı ve sürükleyici bir şarkı. “Dum Dum Tambora” yerel bir Paraguay şarkısıymış. "Canción Para Los Pàjaros" ve "Frescura Antigua", diğerlerine göre nispeten vasat şarkılar.

Bu grup, diğer birçok grubun aksine hak ettiği ilgiyi görmüştür. 2003 yılında Gato Alquinta’nın cenazesine 250.000 kişi katılmış ve 3 gün sürmüş. Ara ara sıksa da çok fazla taraftarı olmadığım folk türünü içinde barındıran bir albüme göre gayet başarılı bir çalışma. Keyifle...

LOS JAIVAS

Gato Alquinta / Vokal, Gitar, Bas Gitar
Mario Mutis / Vokal, Gitar, Bas Gitar
Claudio Parra / Piyano, Moog Synth.
Eduardo Parra / Piyano, Moog Synth.
Gabriel Parra / Bateri, Vurmalı Çalgılar, Vokal

CANCION DEL SUR

1 - La Vida Màgica, Ay Sí (3:21)
2 - Canción Del Sur (7:39)
3 - Canción Para Los Pàjaros (3:14)
4 - En La Cumbre De Un Cerro (5:06)
5 - Danzas (8:44)
6 - Dum Dum Tambora (7:50)
7 - Frescura Antigua (3:18)
8 - En Tus Horas (3:43) - Bonus
9 - Mambo De Machaguay(4:12) - Bonus

18 Ekim 2008 Cumartesi

Råg I Ryggen - Råg I Ryggen (1975)

Albümün yorumuna geçmeden önce kvartetten adlı arkadaşımın İskandinav müziği hakkında yazdıklarını desteklediğimi duyurmak isterim kendisine. Gerçekten olsa ya “Scandinavian Prog” ? İtalyan senfonik gibi kendine has bir tarzları yok mu bu heriflerin? Var. Aslında biliyor musun pek de önemli değil. Anlayan anlıyor zaten…

Neyse... 70’lerin ortalarında piyasaya çıkan ve grubun kendi adını taşıyan ilk albümleri, oldukça başarılı turnelerle pekiştirilince beklenilen ilgiyi fazlasıyla gördü. Hatta yıllar sonra bile orijinal LP’leri yok pahasına satılmaktaydı hala. Nedendir müthiş bir üne kavuşmuşlar zamanında. (Neden olduğu albüm dinlendiğinde anlaşılacaktır...) Neyse ki birkaç yıl önce piyasaya sürülen yeni baskıları sayesinde koleksiyoncular fazla para vermekten kurtuldu.

Altı genç İsveçliden oluşan bu güzelim grupta yoğun bir Deep Purple, Wishbone Ash ve Uriah Heep etkisi kolaylıkla fark edilecektir. Bunların yanında arkadaşların senfoniğe olan tutkuları da göze çarpan ve belki de onları kendileri yapan diğer önemli bir nokta. Yaşlarının getirmiş olduğu toylukları görmezden gelecek olursak oldukça başarılı, bol geçişlere sahip, cevval bir albüm ortaya çıkartmışlar. Andrew Latimer’i anımsatan yan flüt soloları, Detlev Schmidtchen’e taş çıkartacak klavye partisyonları ve tabiri caizse müziklerine “cuk” diye oturan vokaliyle sıkılmadan, hatta severek dinleyebilmek mümkündür sanırım. Bir de Latimer dedim diye Camel gibi oturaklı bir grup beklemeyin, bir çeşit “denedim-buldum” müziğidir denilebilir ama iyi olmuş. Cidden…

RAG I RYGGEN

Jonas Warnerbring / Vokal, Flüt
Christer Sjöborg / Klavye
Bjorn Aggemyr / Bas Gitar
Björn Nyström / Gitar
Jan Aggemyr / Gitar
Peter Sandberg / Davul

RAG I RYGGEN

1 - Det Kan Väl Inte Vara Farligt (5:37)
2 - You Know It Ain't Easy (7:17)
3 - Spångaforsens Brus (5:52)
4 - Jan Banan (5:10)
5 - Naked Man (6:12)
6 - Queen of Darkness (4:31)
7 - Sanningsserum (6:30)
8 - Sanningsserum (live) (7:26)
9 - Jan Banan (live) (5:26)
10 - Land Over the Rainbow (live) (5:15)

17 Ekim 2008 Cuma

Glass Harp - Live at Carnegie Hall (1971)

60’lar sonunda ortaya çıkan en baba gruplardan birini gururla takdim ederim. Neden “Glass Harp” ve “Synergy” albümleri değil de live albümünü ele aldım derseniz; her ne kadar kaliteli bir kadroya sahip olsalar da (bkz. gitarda Phil Keaggy, davulda John Sferra) ilk iki albümlerinde zamanının blues tabanlı hard rock öğesinin dışında farklı bir şeyler göze çarpmıyor.

Gelelim söz konusu albüme. Öncelikle belirtmem gerekir ki ilk başta kulağınıza gelen müziğe karşı yabancılık duyabilmeniz söz konusu olabilir. Bilmiyorum bende öyle olmuştu. Ama dinledikçe dinleyesi geliyor insanın bir süre sonra da. Stüdyo albümlerindeki parçaların burada bir nevi farklı ve daha ele gelir bir performansta icra edildikleri kesin. Vokaller bana göre pek başarılı olmasa da bu adamlara müzik yapamıyor diyemeyiz kesinlikle. Kayıt tarihi 1971 olan konserde inanılmaz bir performans sergileyen Phil Keaggy’e tapmayacak gitarcı yoktur. Üstelik de, otoritelerce zamanında çığır açmış Allan Holdsworth, Uli Jon Roth vs. yaratıkların isimleri arasında kendine yer bulmuşsa. Yaratıcılık ve yüksek armoni konusunda ihtisas yapmış kardeşimizin o tarihte henüz 20 yaşında olması daha bir takdir ettiriyor insana kendisini. Saçını başını yolan insanlar da olmuştur tabi ama biz yapmayız öyle şeyler. Yiğidi öldür hakkını yeme der, geçeriz (:

Bu gruba hakkını vermek gerekiyor, bu güne kadar hak ettiklerini alamamış olsalar da. Ne de olsa bir kapıyı kapatmadan, ilerisi adına farklı bir kapı açabilmiş gruplardan birisi olduklarını düşünmek pek de mantıksız gelmiyor onları tanıdıktan sonra.

GLASS HARP

Phil Keaggy / Gitar
John Sferra / Davul
Daniel Pecchio / Bas Gitar
Mary Smith / Vokal

LIVE AT CARNEGIE HALL

1 - Look In The Sky (10:42)
2 - Never Is A Long Time (3:26)
3 - Do Lord (4:29)
4 - Changes (6:21)
5 - Can You See Me (29:10)

10 Ekim 2008 Cuma

Cravinkel - Garden of Loneliness (1971)

Şimdi “Niye Cravinkel?” derseniz cevabım “enteresan bi grup da ondan” olur. İlk albümü yayınlanmış bende bunu yayınlayayım böylece grubun diskografisi tamamlansın...

Cravinkel, adını belli ki gitarist Gerd Krawinkel’dan alan, kısa müzikal kariyeri olan bir Alman gruptur. Grubun enteresanlığına gelince; 1970(Cravinkel) ve 1971’de çıkarmış oldukları 2 albüm birbirlerinden cidden çok farklıdır. 1 senede grupta ne değişti bilmiyorum ama bu albümde kendilerine daha iyi bir tarz seçtikleri kesin. İlk albümlerinde ki o kısa şarkılardan oluşan Country müzik tarzından sıyrılıp tam bir “Psychedelic Jam Band” olmuşlar. İyi de yapmışlar.

Albüm 3 şarkıdan oluşuyor. Müzik, gitarist Krawinkel’ın etrafında dönüyor. “Jam Session”’ların bol olduğu bir albüm. Arkadaşlar baya bi vurmalı kullanmışlar. Eh emprovize soloların veya geçişlerin olduğunu söylememe gerek yok. İlk şarkı normal bi heavy rock şarkısı gibi dursa da arada atılan sololar fena değil. Bu albümde genelde son şarkı olan 20 dakikalık “stoned” beğenilir. Bazen sıksa da güzel bir şarkı. Albümle aynı adı taşıyan “Garden of Loneliness” benim bu albüm için favorim. Vasat vokali olan grup için yine de güzel yorumladıkları bir şarkı. Şarkının ortalarında kullanılan wah wah güzel bi hava katmış. İniş-çıkışlı bir çalışma olmuş. “Stoned” bazen çift gitarla giriştikleri, bazen de klasik gitar (country etkisi biraz kalmış grupta) kullanılan bi şarkı. Fazla vokal kullanmışlar diye düşünüyorum. Sıkıcı orta bölümden sonra yine sert sound’la devam ediyorlar.

Müziğe aman aman katkısı olmamış bir gruptur Cravinkel. Yine de bir çırpıda dinlenebilen güzelce bir albüm yapmışlar. Hele ki o ilk albümden sonra bence çok iyi iş çıkarmışlar. Edinmekte fayda var. Keyifle dinleyin..

CRAVINKEL

Gerd Krawinkel / Gitar, Vurmalı Çalgılar
Rolf Kaiser / Vokal, Bas Gitar
Klaus Meier / Gitar, Vokal, Vurmalı Çalgılar
Georg Haupt/ Bateri

GARDEN OF LONELINESS

1 - Sitting in the Forest (10:18)
2 - Garden of Loneliness (9:43)
3 - Stoned (20:15)

04 Ekim 2008 Cumartesi

Queen - Queen II (1974)

Progresif severlerin (özellikle 70’lerin müptelası olmuş kısım) ne denli haz ettikleri bir gruptur bilmiyorum ama bence o dönemin çok ötesinde bir müzik yaptıkları aşikardır. Açıkçası benim tanışmam (tıpkı bundan öncekiler gibi) çok eskilere dayanmıyor. Cyphre sayesinde tanıdığım bir metalcore grubunun coverladığı “Bicycle Race”i dinlemem kısmen ön yargılarımı yıkmamı sağlamıştı. (fevkalade stereo oyunlarıyla bezenmiş bir parçadır kendisi) Tüm ön yargılarımdan kurtulmam “Bohemian Rhapsody”i dinlememle gerçekleşti. Sonra baştan başlayarak diskografilerini yoklamaya başladım ki takıldığım albüm tam da Queen II oldu.

Açılış introsundan “Father to son”a geçişle başlayan bir transition obsesifliği neredeyse albümün tamamına yayılmış durumda. Mercury hiçbir hemcisinde (sanırım Jon Anderson’ı ayrı tutmak lazım) rastlayamayacağınız tizlikte bir sese sahip. Hayal bile edemeyeceğimiz notaları basmakta zerre zorlanmayan bir gırtlağa sahip. (toprağı bol olsun diyelim) White Queen ve The March of The Black Queen arasında yapacağınız karşılaştırmalar, sesi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanıza yetecektir. Brian May, kendi üretmiş olduğu gitarı Red Special ve kullandığı ilginç synthesizerlarla ön plana çıkıyor. Some Day One Day de onun tamamen besteleyip sesini verdiği parça. Hoş bir ballad. Roger Taylor grubun asi çocuğu, türlü çığlıklarla agrasyonun boyutlarını artırmakta ayrıca annelere ithaf ettiği The Loser in the End i besteleyip vokallerini yapmış kişi. Davul partileri zaman zaman çok yavan gelmesine rağmen, neredeyse hiç mi hiç sırıtmamıştır grup tarihi boyunca. John Deacon ölesiye mütevaziliğinin ardında yatan müzikal açlığını bestelerde göstermiştir. Bas partileri Brian May den yana kalmaz güzellikte ve yaratıcılıktadır. Albüm baştan sona şaheserlerle bezenmiş, en önemlileri de saykodelyayı damarlarınızda hissedebileceğiniz The Fairy Feller’s Master Stroke ve Mercury ‘nin bestesi olan (mutlaka ağzınıza yapışacaktır) Funny How Love Is ile birlikte White Queen ve The March of the Black Queen ikilisi (Mercury nin iki parça arasındaki vokal farklılıklarına dikkat etmenizi öneririm) ve son olarak Ogre Battle ki erken dönem nwobhm çalışmalarına örnek olabilecek agrasyon ihtiva etmektedir.

QUEEN

Freddie Mercury / Vokal, Piyano, Harpsikord
Brian May / Gitar, Piyano, Zil, Vokal
Roger Taylor / Perküsyon, Çığlıklar, Vokal
John Deacon / Bass, Akustik gitar

QUEEN II

1 - Procession (1:12)
2 - Father to Son (6:12)
3 - White Queen (As It Began) (4:33)
4 - Some Day One Day (4:21)
5 - Loser in the End (4:01)
6 - Ogre Battle (4:08)
7 - Fairy Feller's Master-Stroke (2:39)
8 - Nevermore (1:17)
9 - March of the Black Queen (6:03)
10 - Funny How Love Is (3:14)
11 - Seven Seas of Rhye (2:48)

28 Eylül 2008 Pazar

Elonkorjuu - Harvest Time (1972)

Bu İskandinavlarda sağlam müzikal bilgi ve icra var. Daha önce de söylemiştim, bir başlığı çoktan hak ediyorlar. Kimse vermiyorsa ben kendi kendime vereyim bari: “Scandinavian Prog”… eh fena bi başlık olmadı :)

Elonkorjuu Finlandiya’dan çıkmış bir grup. Jukka Syrenius tarafından kurulmuş, zaman zaman underground hissi uyandıran, bir “heavy prog” grubu. Kendilerine özgü bir tarzları olsa da, sanırım zamanında “Cream” gibi gruplardan etkilenmişler. Gitarın başı çektiği, bas’ın sesini kökledikleri, Poijarvi’nin klavye ve flüt ile zenginleştirdiği, yerinde durmayan sürekli atak halde takılan baterinin olduğu bir grup.

Bu adamlar 60 sonlarında kurulmuş ve 1970’de Finlandiya’da yapılan bir tür Rock Müzik yarışmasında 2. Olmuşlar. İki yıl sonra da bu albümü çıkarmışlar. Daha sonra grup şansını İngiltere’de denemek istemiş ve grubun adını zaten Fince “Elonkorjuu” anlamına gelen “Harvest” olarak değiştirmişler. 2. Albümlerini (Flying High, Running Fast) 1978'de bu adla çıkarıp, İngiltere turnesine çıkmışlar. Grup aynı yıl dağılmış. 2003 yılında tekrar bir araya gelen grup, “Scumbag” adlı 3. albümünü çıkarmış. Grup halen kendi ülkesinde aktif olarak müzik hayatına devam etmekte ve kapalı gişe konserler vermektedir.

Şarkılara gelince; albüm, bonus şarkı hariç hepsi 5 dakikanın altında, o döneme göre kısa şarkılardan oluşuyor. Baştan sona kalitenin bozulmadığı, şarkı atlamadan dinlenebilecek bir albüm. İlk şarkı “Unfeeling”, grubun müzikal tarzını yansıtan, sıkı ve güzel bir şarkı. “Praise to Our Basement” albümün en güzel şarkılarından biri. Aslında bir ballad demek daha doğru olur. Şarkının modunu yakalarsanız, basit gibi görünen sözleri (wish I were a little boy playing with my little toy…) sizi etkileyebilir. “Swords” gelgitleri olan çok güzel bir şarkı. “Captain” ve özellikle enstrümantal olan “Future”da Syrenius gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmış. Pessi’nin kopuk bas’ı da albümün genelinin gizli kahramanı diyebilirim. Lajunen’in enteresan ama güzel bir vokal tekniği var. Bin tane adam arasından kolayca seçilir. “Old Man’s Dream” yine gitar ve bas’ın kudurduğu bir şarkı.

Kolay dinlenir, asla yerinde durmayan, buram buram 70’ler kokan, baya başarılı bir İskandinav Rock albümü. Müziği bilen bir grup. Zaten bu durum ülkelerinde hala kapalı gişe konser vermelerinden belli. Bence el altında olması gereken “içten” yapılmış bir albüm. Keyfini çıkarın…

ELONKORJUU

Jukka Syrenius / Gitar, Vokal
Veli-Pekka Pessi / Bas Gitar
Heikki Lajunen / Vokal
Eero Rantasila / Bateri
Ilkka Poijärvi / Gitar, Klavye, Flüt

HARVEST TIME

1 - Unfeeling (3:23)
2 - Swords (4:03)
3 - Captain (3:41)
4 - Praise to Our Basement (4:43)
5 - Future (3:55)
6 - Hey Hunter (3:40)
7 - The Ocean Song (3:17)
8 - Old Man's Dream (4:44)
9 - Me and My Friend (4:01)
10 - A Little Rocket Song (4:04)
11 - Where is the Rising Sun (8:06) "Bonus"

20 Eylül 2008 Cumartesi

Ragnarök - Ragnarök (1976)

İsveç'li elemanlar dingin, insanın ruhunu okşayan, bir iç huzur yakalamasını sağlayan bir albüme imza atmış 70'lerin ikinci yarısında. Kebek'li daha önce blog'a da eklemiş olduğum Harmonium benzeri folk soundları var. Ve tıpkı Harmonium gibi, Ragnarök dinlerken çıkan melodiler için; "Lan ben bunu bir yerde duymuştum, valla lan" diyebiliyorsunuz. ki bu cümle Promenader parçasında bir haykırışa dönüşüyor. Büyük ihtimalle o parçadaki flüt melodisini bir dallama Türk dizisinin promo'sunda duymuşsunuzdur, nitekim Harmonium'da bu başıma geldi, şaşırdım kısaca duruma.

Efendim bir kaç kelam daha edeyim; gitar kullanımı, nasıl derler, minimal mi, öyle bir şey. Flüt zaman zaman Ian Anderson fırlaması oluyor, bazen de yine değindiğim gibi Harmonium sakinliğinde. Akustik bir anlayışla kaydedilmiş albüm, bu bakımdan sürekli bir sakinlik söz konusu. Kimse heyecanlanmıyor, melodiye abanmıyor, her şey kaymak gibi ilerliyor. Parçalar uzun, epik bir yapıya sahip olmamasına karşın, birbirini tamamlayan, ortak atmosfere sahipler. Bu da albümü baştan sona rahat dinlemenizi sağlıyor.

Harmonium'u burdan indirip ya da farklı bir yolla dinlemiş olanlar bu albüme de dalabilirler direk. Grup İsveç'li prog-folk grubudur, aynı ismi taşıyan diğer iki grupla karıştırmayalım.

RAGNARÖK

Lars Peter Sörensson / Davul
Stefan Ohlsson / Davul, Gitar
Peder Nabo / Flüt, Gitar
Staffan Strindberg / Elektrik Bass
Peter Bryngelsson / Gitar
Henrik Strindberg / Elektrik gitar, Flüt, Soprano flüt, Soprano saksafon

RAGNARÖK

1 - Farvel Köpenhamn / Goodbye Copenhagen (2:30)
2 - Promenader / Walks (4:40)
3 - Nybakat Bröd / Freshbaked Bread (3:01)
4 - Dagarnas Skum / Foam Of The Days (8:07)
5 - Polska Fran Kalmar / Reel From Kalmar (0:46)
6 - Fabriksfunky / Factoryfunk (4:49)
7 - Tatanga Mani (4:34)
8 - Fiottot (1:23)
9 - Stiltje-Uppbrott / Calm-Breaking Up (4:21)
10 - Vattenpussar / Pools Of Water (4:08)

Bunalimlar - Bunalimlar (1970)

Dedim ki bizden de bir şeyler olması gerekir burada. 70’lerin havasını soluyan, hatta kendinden çok şey katan, “Anadolu Rock” başlığını hayata geçiren önemli sayıda rock grubu vardı. Bu ülkeden çok değerli müzisyenler çıktı. Maalesef birçoğu en iyi ihtimalle bir 45’lik ile müzik kariyerlerini noktaladılar. Bazılarının bu şansı dahi olmadı.

İşte Bunalımlar. Cem Karaca’nın menajerliğini yaptığı grup, Türk Rock müzik tarihinin en önemli Underground Psychedelic grubudur. Daha da önemlisi Türk müziğinin “Yardbirds” üdür. Bilindiği üzere Yardbirds’de Eric Clapton, Jeff Beck ve Jimmy Page çalmış, grup dağıldıktan sonra her biri efsane mertebesine ulaşmıştır. İşte bizim efsanelerimiz de bu gruptan.

Grup 1969 yılında gitarda Aydın Çakus, basta Ahmet Güvenç, davulda Hüseyin Sultanoğlu kadrosuyla kuruldu. Grubun 3 senelik kariyerinde Aydın Çakus dışında kalan kadro, maddi kaygılardan dolayı, sürekli değişmiş, ancak kalitesinden ve çizgisinden asla ödün vermemiştir. Her ne kadar konserlerinde hiç Türkçe şarkı çalmasalar da yaptıkları 45’likler, o dönemin modası “Anadolu Rock” tarzına yakın, Türkçe sözlü şarkılardan oluşur. Yardbirds olayına gelirsek: Ahmet Güvenç gruptan ayrıldıktan sonra “Kurtalan Express” da halen müzik kariyerine devam etmektedir. Nihat Örerel uzun yıllar Erkin Koray ile çalıştı, hatta Şaşkın ve Krallar şarkıları ona aittir. Hüseyin Sultanoğlu,1970’de “Kardaşlar”da, daha sonra “Dervişan” da davul çaldı. Cengiz Teoman “Kardaşlar”da, Mehmet Gözüpek “Dadaşlar”da baget salladı. Grubun kurucusu ve değişmez elemanı Aydın Çakus, Nur Yenal ve Özkan Uğur ile birlikte “Ter” grubunu kurdular. Bilindiği gibi “Ter” bir süre Erkin Koray ile birlikte çalıştı. Ayrıca Aydın Çakuş’un “Haramiler”de de çaldığını belirtmek lazım.

Şarkılara gelince: yazımda daha önce bahsettiğim gibi tam bir psychedelic albüm. Tabi Türk motiflerini de içinde barındırdığını belirtmek lazım. Albümün genelinde sert sound’un, yani Aydın Çakus’un ön planda olduğunu görüyoruz. “Taş Var Köpek Yok”un olduğu 45’lik, o dönem Amerika’sında bile baya popüler olmuş. Bestesini Ahmet Çakus’un yaptığı şarkının (sözleri 500’lü yıllarda yazılmış) sonunda konuşan ses, grubun prodüktörü Cem Karaca’dan başkası değil. Arka yüzdeki “Yeter Artık Kadın” grubun tarzını yansıtan güzel bir şarkıdır. 1972 yılı şarkısı “Kınalı Gelin” de Aydın Çakus ile basist Melik Yirmibir çok sağlam çalmışlar. “Aşk Senin Bildiğin Gibi Değil”de Aydın Çakus yine döktürmüş. Aydın Çakus, Berç Yenal, Nur Yenal ve Melik Yirmibir’li kadro ile yapılan enstrümantal çalışma olan “Bunalım” grubun yaptığı en kaliteli çalışmalarından biridir. Diğer enstrümantal çalışmaları “Başak Saçlım” grubun en çok ilgi gören şarkılarındandır. Son yılında yaptıkları şarkılar rock motifinden çok “Anadolu Pop” çizgisine yakındır.

Gerçekten Türk Rock müzik tarihinin mihenk taşıdır bu grup. Onlar için kullanılan “Müzik okulu” tabirine kesinlikle katılıyorum. Hak ettiği yerde mi? Kesinlikle hayır. Yurtdışında bile halen birçok yerde büyük saygı ve ilgi ile dinlenirler. Yabancı birçok müzikseverin dinledikten sonra hayretle bana grup ile ilgili sordukları sorulara maruz kaldım. Hatta işi abartanlar oldu. “Dinlediğim en iyi etnik psychedelic grup” diyen heyecanlı insanlarla tanıştım. Ne kadar haklılar? Bence çok haklılar.

Küçük bir ses dahi olsa bu grubu ve değerli müzisyenleri bilmeyenler için tanıtmak, 3-5 cümle de olsa onlardan bahsetmek gurur veriyor insana. Böyle gruplar da var işte bizde… Keyifle, saygıyla ve gururla dinleyin…

BUNALIMLAR

Aydın Çakus / Gitar, Vokal
Ahmet Güvenç / Bas Gitar
Hüseyin Sultanoğlu / Bateri
Nihat Örerel / Bateri
Berç Yenal / Gitar
Nur Yenal / Bateri
Melik Yirmibir / Bas Gitar, Vokal
Cengiz Teoman / Bateri
Mehmet Gözüpek / Bateri

BUNALIMLAR

01 - Bir Dunya Da Bana Ver Tanrim (3:49)
02 - Ask Senin Bildigin Gibi Degil (3:43)
03 - Kinali Gelin (3:52)
04 - Guzel (3:01)
05 - Tas Var Kopek Yok (3:59)
06 - Yeter Artik Kadin (3:27)
07 - Basak Saclim (3:00)
08 - Bunalim (3:36)
09 - Bir Yar Icin (2:47)
10 - Ayrilik Olmasaydi (3:37)
11 - Zeynebim (4:15)
12 - Dosta Bizden Selam (2:50)
13 - Hele Hele Vay (3:28)
14 - Iste Geldim Gidiyorum (3:40)

19 Eylül 2008 Cuma

Jacula - Tardo Pede in Magiam Versus (1972)

Ya, ben bu albümü ne zaman dinlesem aklıma Christopher Lee & Peter Cushing ikilisinin oynadığı Horror Express geliyo. Hiç alakası yoktur oysa filmle. Hatta film albümden sonra vizyona girmiştir. Lakin verdiği atmosfer öylesine uygundur ki o filme insan "keşke.." der, "...keşke filmde kullansalardı bu albümü!"

İtalyan senfonik rock grubudur Jacula. Kilise müziği bu albümün temelini oluşturur. Baştan sona hemen her parçada kilise orgu kullanılmıştır. En zor albümlere alışık rock dinleyenleri bile kendine bağlaması uzun süre alabilir ama bu kötü olmasından değil üzerine çalışılması gerektiğindendir. Vokal ilk iki parçada sıklıkla duyulur, geri kalanında söz genel olarak müziğindir. Doris Norton'un hakkını bu noktada vermek gerekir. Zira öyle bir sesi ve vokal tekniği vardır ki dinlerken acı çeken bi ruhun yakarışlarını duyarsınız; canınız sıkılır, moraliniz bozulur, bi kasvet çöker üzerinize. İkinci parçada Bartocetti'nin geri vokalleri de Norton'un tamamlayıcısı niteliktedir ve gözleriniz önce tavana takılır sonra da ortalıkta ip ararsınız. Vokalin söyleyeceği sözleri doruk noktasına getirmesinin hemen ardından giren kilise orgu sizi canınızdan bezdirir. Albümün dinlenmesi bittiğinde bi 45 dk. kadar dinlenmek ve boşluğa doğru sabitçe bakmak gerekebilir. İlk dinleyişin ardından ikinci dinleme uzun bi süre sonraya kalabilir belki ama mutlaka yinelenecektir ve sıklıkla dinleme arzusu duyulacaktır.

Bu elemanların ilk albümü değildir Tardo Pede Im Magiam Versus. In Cauda Semper Stat Venenum'dur ilk albüm ve bunun kadar iyi olmasa da şaane'dir o da. Yalnız o albümde vokal Bartocetti'dedir ve Norton sadece davul ve synthisizer ile ilgilenmektedir. En başta söylenmesi gerekeni en sona bıraktık belki ama unutmadık da neticede. Grubu bir araya getiren Antonio Bartocetti'dir ve 1968 yılına denk düşer kuruluşu. İlk albüm 1969'da yayınlanır. Tanıtımını yaptığımız bu albümün ardından da grup adını Antonius Rex olarak değiştirerek yoluna devam eder. İlginç olan Jacula'nın Antonius Rex'den daha kaliteli albümler kaydetmiş olmasına rağmen Antonius Rex'in daha çok tanınmış olmasıdır.

JACULA

Antonio Bartoccetti / Vokal, Gitar, Bass
Doris Norton / Vokal, Synths
Albert Goodman / Davul
Charles Tiring / Kilise Orgu, Piyano

TARDO PEDE IN MAGIAM VERSUS

1 - U.F.D.E.M. (9:02)
2 - Praesentia Domini (10:58)
3 - Jacula Valzer (6:21)
4 - Long Black Magic Night (6:21)
5 - In Old Castle (9:36)

15 Eylül 2008 Pazartesi

Axis - Sewers Down Inside (a.k.a. Axis) (1973)

Çok sevdiğim ekol ülkelerden biridir Yunanlılar. Belki çok sayıda albümleri yok 70’lere ait ama yapılanlar da pek başarılı. P.L.J. Band, Akritas, Aphrodite’s Child, Socrates, Nemesis… Hakikaten az ama öz. İşte bu ülkeden çıkan en iyi gruplardan biri de Axis’dir.

Bende yeri biraz ayrıdır bu grubun. Küçükken evdeki plakları karıştırıp aralarında kapağı ilginç olanları dinler, ezberlerdim. Bunlardan biride bizde bir 45’liği olan Axis’ti. Ela Ela/Living In adlı 2 şarkı vardı. Kapakta büyük puntolarla “Ela Ela” yazardı ama ben “Living In” i çok severdim. Halen arada bir dinlerim bu plağı. Bildiğin hard-rock a yakın hafif Psych ruhu olan bir 45’lik. Nerden bilirdim ki bu heriflerin “Sewers Down Inside” adlı bir başyapıt albümleri olduğunu. Uzun bir süre bu ikisinin aynı grup olduğuna inanmadım. Neyse ki internet denen bir şey var. Öğreniyor insan.

Deseler ki bu albüm Yunanistan’ın çıkardığı en iyi albüm, altına imzamı atarım. Eh 3-5 albüm sayarım bide bunlar var diye:)… Ayıp olmasın diğerlerine. Albüme gelince: tarifi gerçekten çok zor. Birçok alt kültürün izlerini taşıyan harika bir albüm. Genel bir fusion havası olsa da, senfonik öğeleri de içinde barındıran bir albüm. Mellotron’un olduğu, bazen kilise klavyesi ve korosunun eşlik ettiği, canterbury’den de az biraz ilham alan bir albüm. Grubun esas adamı klavyeci Visvikis. Sakınmadan mellotron kullanmış, iyi de etmiş. Açılış şarkısı, “Waiting a Long Time”, albümle hiç alakası olmayan bir heavy prog şarkısı. “Sewers Down Inside” tek kelime ile albümün başyapıtı. King Crimson Moonchild’ı andıran başlangıcından sonra kısa bir senfonik patlama ve ardından sonlanan bir şarkı. Her şey var bu şarkıda. Visvikis’in vokalinin de şarkıya çok uyduğunu söylemek lazım. Bundan sonrası Mellotron’un havalarda uçtuğu fusion geçişlerin ağır bastığı şarkılardan oluşuyor. Ancak “Pa Vu Ga Di” yi bu tanımdan baya bi ayrı tutmak gerekir. Bitiş şarkısı “The Planet Vavoura” nefis bir solo ile bitiriyor albümü.

Gerçekten farklı ve çok güzel bir albüm. Komşu bu işi biliyor burası kesin. İçinde “bir dünya” barındırıyor desem doğru olacak. Fusion’dan senfoniğe, canterbury’den deneyselliğe birçok şey var. Kanımca herkesin elinde olması gereken bir albüm. Yunanlıların başyapıtı…

Not: Hemen belirteyim, bu 1973 yılı albümü ayrıca “Axis” olarak da bilinir. 1971 yılında çıkan ilk albümlerinin adı da Axis. Bu ikisi tarz olarak tamamen birbirinden farklı 2 albümdür. İlkini dinlemeseniz de olur. :)

AXIS

Demis Visvikis / Klavye, Mellotron, Vokal
Alezandros Fantis / Bas Gitar
Christos Stassinopoulos / Bateri,Vurmalı Çalgılar
George Hadjiathanassiou / Bateri, Vurmalı Çalgılar

SEWERS DOWN INSIDE

1 - Waiting a long time (4:27)
2 - Sewers down inside (6:19)
3 - Materializing the unlimited (5:03)
4 - Asymphonia I (5:06)
5 - Suspendet Precipice (1:49)
6 - Roads (5:06)
7 - Asymphonia II (2:50)
8 - Dancing Percussion (2:38)
9 - PaVuGaDi (3:45)
10 - The Planet Vavoura (3:56)

Ikarus - Ikarus (1971)

Uzun zamandır bloga yazacak cesareti bulamıyordum kendimde. Zira bloga yazan diğer arkadaşlar öyle şaane metinler oluşturmaya başladılar ki benim bile dibim düştü (ne demekse). Eskiden dar alanda oynuyorduk ama şimdi görüldüğü üzere (bkz: Sağdan Say ve Ne kadar Globaliz) epeyce bi genişledik. İyi bişey mi bu? Air'a yorum yazan İsimsiz'in söylediklerine rağmen iyi bişey. Bi dolu insanla bi dolu şey paylaşmışız işte, her ne kadar tanımasak da. Amaç da buydu zaten. Daha doğrusu amaçların ilki buydu. Yapabilecek miyiz'i deniyorduk. Gördük ki yapabiliyoruz. Demek ki diğer amaçlara (projelere) gönül rahatlığı ile geçebiliriz artık. Gentleoctopus blogu kendi yolunu tutturdu ve aramızdan eksilenler, gelenler, gidenler olsa da yoluna devam ediyor ve umarız daha uzun süre de eder. 40-50 yaş üstü eski rocker'lardan tut da 17 yaş ÖSS hazırlığına girişmiş çılgın bir elmas gibi parıldayan genç arkadaşlara uzanan bi kuşağı yakalamışız. Sevindirici. Büyük bir arsızlıkla (ve Morrison'a en içten sevgi ve saygımızla..) "Bütün dünyayı istiyoruz! Hemen şimdi istiyoruz...!" Kelebekler Vadisi'nden başlayan ve Ayvacık zeytinliklerine uzanmasını hayal ettiğimiz hikayenin bi yerlerindeyiz.

Bunca laftan sonra gelelim Ikarus'a. Bu arkadaşlar da Alman. Lakin haftalardır üzerinde durduğumuz ve Krautrock diye tabir edilen janra mensup değiller. Eclectic Prog ya da Heavy Progressive diye adlandırabileceğimiz bi tarzda yürüyorlar. Tek albümlük gruplardandır kendileri ama Electric Sandwich'deki şaane'liği beklememek de lazım. Biraz daha naifler. Melodik yapı üzerinde geziniyorlar sıklıkla arada da atonal gibi gelen bazı oynamalar yapıyorlar. Flüt, saksofon, klarnet gibi aletleri de müziğe dahil etmişler ama Jethro Tull ya da Focus gibi de değiller. Kuş sesleri, dağ başı gürültüleri (hahahaha sessizlik olsa gerek bu) filan da geliyor arada. Çok enteresan iniş çıkışlar, bir anda değişen melodiler de mevcut. Bazen "la la la yoksa Ken Hensley ve David Byron da mı var burda?" sorusuna bile yöneltiyorlar insanı. Bi an Agitation Free çalıyo bile zannedilebilir. Amaaan takılmış işte adamlar. Şaane değiller dedik ama arşivlenmeyecek de değiller. Hatta arşivde olmazlarsa eksik kalır o arşiv görüşündeyim ben. Zaten bu arşiv olayının da boku çıktı. Sayısını unuttuğumuz kadar çok albüm var arşivde. İçinden eleme yapamadığımız gibi her geçen gün yeni yeni şeyler ekliyoruz. Ayvacık Zeytinliklerine uzanan projenin gerçekleşmesi ivedi şekilde olmalı gibi bi hiz uyandı şimdi bende. Dinleyin işte… Ikarus...

IKARUS

Lorenz Köhler / Lead Vokal
Wolfgang Kracht / Bass, Back Vokal
Jochen Petersen / Akustik & Elektrik Gitar, Alto & Tenor Saksofon, Flüt, Klarnet, Back Vokal
Bernd Schroder / Davul, Vurmalılar
Manfred Schulz / Gitar, Lead Vokal (4), Back Vokal
Wulf-Dieter Struntz / Org, Piyano

IKARUS

1. Eclipse: (15:24)
a) Skyscrapers
b) Sooner or later
2. Mesentery (6:11)
3. The raven (including "Theme for James Marshall") (11:43)
4. Early bell's voice (7:43)

10 Eylül 2008 Çarşamba

Air - Teilwiese Kacke…Aber Stereo (1973)

Yine gölgede kalmış bir Alman daha AIR… Grubun 1973 çıkışlı tek albümü “Teilwiese Kacke…Aber Stereo” tam bir underground albüm. Müthiş yaratıcı fikirler olmasa da sizi rahatsız etmeden dinleyebileceğiniz bir albüm.

Müziğe gelince; şarkıları ilk defa dinlediğimde kendi kendime sordum: “bu sound bir şeye benziyor ama neye?” Murat Ses’in “Home Recordings” inin üzerine bateri koy işte buna yakın bir sound olur. Başka bir tabir kullanmam gerekirse gitarsız “Coupla Prog”un ilkel hali gibiler. Belli ki grubun has elemanı Michael Brod. Müzik tamamen onun üzerine inşa edilmiş. Böyle olmuş olsa da bence basist Gerhard Fünfsinn gerçekten çok başarılı çalmış. Kesinlikle bu grubun üstünde bir ritm anlayışı var. Bir gitaristleri var gibi görünse de aslında yok. Var da yok. Arada bir girip 10-15 saniye bir şeyler yapıp geri kaçıyor. Genelde klavye-bas’ın beraber takıldığı bir albüm. Birde arkada uzaktan gelen bir bateri var tabi…

Şarkılara gelince; tamamı enstrümantal olan albümde, ilk 4 şarkıda biraz monoton giden müzik “Allright, Ernie” ile biraz kabuğundan sıyrılır gibi oluyor. Grup 10 dk. nın üzerindeki iki şarkıları “Blues 2” ve “Zopf” da biraz daha kendilerini zorlamışlar. “Zopf” bu ikilinin iyisi diyebilirim. Flüt sadece “Kantate 140,4” şarkısında var. Albüm kayıtları sanırsam Brod’un yeni yeni flüt dersleri almaya başladığı vakitlere denk gelmiş. :)

Belli ki grup elemanlarının baya genç olduğu “Air”, müziğe bir yenilik getirmemiş. Yinede Almandır… Bi şekilde dinlettirir kendini. Başta da söylediğim gibi rahatsız etmez, en fazla sıkabilir. Ama benim gibi dipte kenarda kalmış, sanki evin bir odasında kaydedilmiş izlenimi veren albümleri sevenlerin edinmesinde fayda var…

03 Eylül 2008 Çarşamba

Ainigma - Diluvium (1973)

"Bazı adamlar yeteneksizdir, çok kasarlar. Bazı adamlar yeteneklidir, az kasarlar. "

Yukarıdaki laf şahsıma aittir ve telif hakkı vardır. Dikkatli kullanın. Kullanım başı 1 YTL, ona göre. Neyse. Albüm tanıtımına, çok anlamlı bir lafla başlamak istedim. Zira çok alakası var Ainigma’yla.

Ainigma, albümden önce bir süre beraber takılmış üç kişiden oluşuyor. Ne kadar bir süre belli değil. Birbirleri arasındaki uyuma bakılacak olunursa belli “bir süre” takılmış olsalar gerek. İlk ve tek albümleri olan Diluvium biraz ender bulunan bir albüm. Ve genelde de Collector’s Only olarak anılan bir tane.

Albüm 4 şarkıdan oluşuyor. 3 oyalama, 1 de 20 dakikalık epik bir şarkı. Albüme genel anlamda bariz bir German Oak havası hakim. Karanlık bir atmosfer doğal olarak. İlk üç şarkı German Oak arası Baumstam havası verdi bana. Vokal bi kere beton. Hatta tarzı bana Lonesome Crow albümünü andırdı. Çok bi stoner. Neyse. Öte yandan, yer yer klavye ve bas ikilisinin girdiği deli sololar da “saykoyu yardım çayıra”dan çok, daha sabit giden ama asla basit olmayan bir türde. Yani yetenekliler. Ama potansiyellerine yakın değiller gibi. Gitar da daha çok heavy/blues arasına sıkışmış bir türde gidiyor. Fuzzy diyelim yine de biz. Gerçi yer yer Iron Butterfly kadar sağlam riffler ve sololara rastlayabiliyorsanız, o da ayrı. Hatta daha bile ağır gidiyor bazen. Lakin asıl önemli olan şey, davul. Davulcunun götünden yetenek aktığı çok çabuk bir şekilde anlaşılıyor daha ilk parçada girdikleri jamde. Ki hele bir son parça var ki aman diyeyim.

Albümün tek kötü tarafı, boktan kayıt edilmiş olması. Bazen sesler iç içe girebiliyor. Berbat ötesi sayılmaz tabi, kendini dinlettiriyor. Ama tabi daha iyi kayıt edilebilirdi. Ha tabi çalanların yaşının 15-17 olduğunu söylememiştik di mi? Evet bu lavukların en küçüğünün yaşı 15, en büyüğünün yaşı 17. Albüm çıkarıyorlar. Ortalığın ağzına ediyorlar. Biz de dinliyoruz. Haa şimdi benim yukarıdaki laf, az da olsa bi anlam kazandı. Bir daha tekrarlamayacağım o lafı, zira kendime 1 YTL ödemem gerek ama demin kendime ödediğim 1 YTL ile gittim pisküvi aldım. Komik değildi, ama neyse. Adamların genç olması, albümü muhtemelen garajlarında falan kaydettiklerini düşündürüyor. Her ne kadar albüm şahane de olsa, şarkılarında besteden çok, jam var. Bu da biraz “abi hadi gaza geldim olm be gelin bi albüm kaydedelim lan” diyerek kaydettikleri hissiyatı uyandırdı bende. Ki gerçi kraut tarihinin %70’i böyle yapıyor albümleri. Neyse. Tabi adamların bu gaza gelişi patlamamış ve ortaya yine de “şahane” denilebilecek bir albüm çıkmış. Haa. Şimdi noolacak peki? Tez bu albüm ülkedeki tüm öküz gençlere duyurulacak. Azcık adam olacaklar.

Hee tabi az kalsın unutuyordum. Gelenek ya. Bu albümü de bizi okuduklarından haberimiz olmayan, tüm bayan arkadaşlara armağan ediyoruz.

AINIGMA

Willy Klüter / Org, Vokal
Wolfgang Netzer / Gitar, Bass, Arka vokal
Michael Klüter / Davul

DILUVIUM

1 - Prejudice (5:33)
2 - You Must Run (7:31)
3 - All Things Are Fading (5:15)
4 - Diluvium (17:51)

02 Eylül 2008 Salı

Radiomöbel - Gudang Garam (1978)

Hep düşünürüm neden bu İskandinavlara da bir başlık verilmemiş ki? Almanlarda, İtalyanlarda olan bu heriflerde yok mu? Fazlasıyla var. Belki de tek başına yeni bir tür keşfetmedikleri içindir. Magma çıkmış Zeuhl doğmuş. Bir grup bir başlık hakkı doğuruyorsa rahatlıkla söyleyebilirim ki bu kuzeyliler bu başlığı çoktan hak etmişler. Progressive’in neredeyse her türüne bulaşıp, inanılmaz albümler yapmışlar. Flasket Brinner’dan (İsveç) tutun Alrune Rod’a (Danimarka), Host’dan (Norveç) tutun Piirpauke’ye (Finlandiya)…

Bugün bahsedeceğim albüm Radiomöbel’in “Gudang Garam” albümü. Niye bunu seçtim? Çok bilinen kuzeyli grupları bulmak çok zor değil. Biraz daha gölgede kalmış albümleri tanıtmak daha faydalı. Ayrıca çok baba albüm yapmalarına karşın zamanında pek de ilgi görmemiş o kadar çok grup ve albüm var ki. Biraz da bunları öne çıkarmak lazım.

Bu albüm İsveçli grubun 2. ve bilinen son albümü. İlki Tramseböx’e nazaran daha başarılı bulduğum bu albüm yarı space yarı psychedelic tarzda diyebilirim. Albüm baştan sona 70’lerin albümü. Klavye ve Gitarın ön planda olduğu melodik ama etkili, insanın içine işleyen bir anlayışları var. Andrus Kangro gitarda gerçekten çok güzel iş çıkarmış. Underground hissiyatı albüm boyu had safhada. Carin Bohlin’in vokal tarzı Renata Knaup’un (Amon Düül 2) All the Years Around’daki vokal tarzını fazlasıyla andırıyor.

Şarkılara gelince: daha önce tanıttığım albümler gibi bu da baştan aşağı kalitesini bozmayan güzel bir albüm. Buna rağmen son iki şarkı “Flugomas Morgan” ve “The Finalen” albümde biraz öne çıkmakta, güzel bir son… Farklı ruh hallerini yansıtmakta. Sürekli gelgitler yaşanmakta. Albümün en uzun şarkısı olan “E-matt” orta bölümlerinde güzel bir soloyu barındırıyor. Hani Jane’in “Between Heaven and Hell” şarkısında Klaus Hess’in muhteşem solosu vardır ya onun gibi. Bu Kangro hisli ve yetenekli bir adam burası kesin.

Gerçekten harika bir albüm tabi bu spacy, psych ve karanlık tarzı sevene… Dinleyeceğiniz albüm bir LP riptir belirteyim. İskandinavların ,çok sevdiğim Almanlardan gerçekten aşağı kalır yanları yok. Ne yazık ki bu albüm Radiomöbel’in son albümü. İlk albümleri ile ikinci arasında bariz bir biçimde müziklerini geliştirdikleri ortada. Devam etselerdi daha neler çıkarırlardı kim bilir… Neyse keyifle dinleyin…

RADIOMÖBEL

Carin Bohlin / Vokal
Göran Andersson / Bass
Andrus Kangro / Gitar
Richard Moberg / Klavye
Mikael Skoog / Bateri

GUDANG GARAM

1 - Gudang Garam – Höstsång (3.43)
2 - Fasa (0.41)
3 - E-Matt (15.51)
4 - Vaggvisa(1.22)
5 - Kylle (6.57)
6 - Flugornas Morgon (7.10)
7 - Finalen (8.24)

29 Ağustos 2008 Cuma

Frob - Frob (1976)

Geldik Almanlara… Neden Frob ile başlıyorum bilmiyorum. İlk onu gördüm listemde herhalde. Adamlar öyle bir okyanus ki… Zamanında sadece 1000 kopya basılan bu albümü her zamanki gibi “Garden of Delights” tozlu raflardan çıkarmış ve bizlere sunmuştur. İyi de etmiş… Su gördüğünüz albüm Progressive in her türüne el atmış ve üst düzey albümler yapmış olan Almanların yaptığı başarılı Fusion/Jazz Rock albümlerinden sayılabilir. Hem de zamanında hiç ilgi görmese de…

1975 ve 76’da güney Fransa’da kaydedilen albüm başlangıçtan sonuna kadar aynı kalitede ilerliyor. Kaliteli müzisyenlerden kurulu bir grup Frob. Kimdir bilmediğim Phillipe Caillat diye bir gitariste sahip ki onu bu işin erbaplarından ayıran pek de bir farkını göremedim. Özellikle “Sphares” ve “La Siesta”daki performansı oldukça etkileyici ama genel olarak albümün genelindeki performansı çok başarılı. “Calypso” ve “Spaces” belki de albümdeki en ilgi çekici şarkılar. Bunda Schmits’in klavyesi önemli bir role sahip. Değinmedik ama bu baterist ve basist arkadaşlar da sağlam müzisyenler.

Her ne kadar albüm vaktiyle 1000 adet basılmış olsa da son vakitlerde baya bilinir olmaya başladı. Bunda en büyük pay Garden of Delights’ın gibi dursa da yapılan kaliteli ve üst düzey müziğin de önemli etkisi olduğunu söylemek lazım. Aynı kalitede giden, kolay dinlenebilen ve ne olduğunu anlamadan bitiveren bu albüm, başarılı bir alman grubun ilk ve tek albümü… Keyfini çıkarın…

FROB

Philippe Caillat / Gitar
Peter Schmits / Klavye
Klaus-Dieter Richter / Bass
Peter Meuffels / Bateri

FROB

1 - Wassertropfen (4:56)
2 - Spaces (6:03)
3 - Calypso (5:22)
4 - Spheres (3:50)
5 - Flash (4:16)
6 - Locomotive (4:47)
7 - Hektik (4:20)
8 - La Sieste (6:30)

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Chil - Rhubarby Feeling (1970)

Rhubarby Feeling, İsviçreli bir grup olan Chil’in bilinen tek albümü. Aslında “bilinen” lafı pek de doğru değil bu grup için. “Super Rare” kategorisindeler. Albüm, denene göre bir kilisede kaydedilmiş. İsmini de Regisseur Felix Strassler’in 1970 de çektiği “Rhubarby Feeling” adlı filmden almış. Yönetmen Arkadaş, “Omelette Surprise” adlı grubun klavyecisi Walter Keller’la sountrack yapması için anlaşır. O da bu albüm için stüdyoya pardon kiliseye girer.. :)

Amatör gibi görünseler de aslında müzikal olarak fena değiller. Bu gençlerin bazı gruplardan ve akımlardan etkilendiklerini söylemek gerekir. Bu etkilenmenin başında Pink Floyd’un ilk enkarnasyonunun geldiğini söylemem gerekir. Albümü tek bir alt kültür ile tanımlamak doğru olmayacaktır. Ama yinede arkadaşların Hippie olduğu kesin. Müzik, psychedelic öğeleri fazlası ile barındırıyor içinde. Bazı yerlerde folk kelimesi geçse de ben buna şahsen pek katılmıyorum. Albümün önemli şarkları belli ki “You Gave Me Bread” “Living It Unlimited” ve “Rhubary Feeling”… Tabi bana göre… You Gave Me Bread, depresif hali ve insanın içine işleyen kemanı ile öne çıkıyor. Living It Unlimited klavye liderliğinde ve onun efektleri ile bezenmiş, vokalin olduğu bir şarkı. Albüm içerisinde vokal çok derinden, uzaktan geliyormuş gibi… Galiba kilise etkisi… Tam bir “underground” müzik… Chil, yine kendi gibi İsviçreli bir grup olan “After Shave” ile sanki beraber takılmışlar izlenimi uyandırıyor.

Bu grup ile ilgili pek fazla bilgim yok. Araştırayım dedim pek bişeye ulaşamadım. Bu da “obscure” hatta allahı bi albüm… Grup elemanları hakkında hiçbir bilgim yok. Sadece yukarıda yazdığım klavyeci o kadar. Dinleyin işte en güzeli dinlemek değil mi?...

RHUBARBY FEELING

01 - Some Rhubarby Feeling (1:16)
02 - My Illusions (5:11)
03 - You Gave Me Bread (5:04)
04 - You Gave Me Water Too (0:55)
05 - Out Blues (2:21)
06 - Evening Song (0:45)
07 - Living It Unlimited (8:29)
08 - Where's Our Home (4:22)
09 - Waves/Everything Too (1:57)
10 - Too Many Faces (3:53)
11 - Avignon (2:07)
12 - Rubarby Feeling

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Billy T.K.'s Powerhouse - Life Beyond the Material Sky (1975)

Eh ilk post olarak bildik tanıdık kraut bişiler koyacaktım ama, bir teşekkür yazısı yazılması gerektiğini gördüm, ki bu yazıda bana düştü sanırım. Ekşi Sözlük’te blog ile ilgili olumlu yazı yazan bir arkadaş varmış… Sağ olsun var olsun Allah uzun ömürler versin… Tuttuğunu altın etsin… Bu yazıya istinaden o bildik tanıdık post’un yerine pek bulunmayan, hani “obscure” derler ya, bişi koymak istedim. Her ne kadar ismi komik olsa da dinleyince hastalanacağınızı umuyorum.

Yeni Zelandalı grup The Human Instinct ile 3 albüm çıkaran Yeni Zelandalı gitarist Billy T.K, 1971 yılında grubu bırakır. Bir süre sonra Billy, Powerhouse adlı grubu kurar. Canlı performanstan oluşan bu albüm 1975 yılında Wellington St. James Theatre’da kaydedilir ancak o vakitlerde yayınlanamaz. Zaten bu grubun yayınlanan herhangi bir albümü de olmamıştır. Bu durum bu grubun varlığını dahi ülkede efsane mertebesine koymuştur. Billy bu grubu bir rock grubundan çok ailesi gibi görmüştür.

Albüm Psychedelic öğeler taşımasının yanında efsane Billy T.K.’nın muazzam soloları ve melodik gitar tekniği ile donatılmıştır. Ancak şunu belirtmem gerekir ki bu grup bir “jam-band “ değildir. Birçok yerde görüleceği üzere emprovizasyon Powerhouse’da da yeterince mevcuttur. Albüm daldan dala konarak baştan sona sizi değişik duygulara sokar. Zaten grubun kaç kişiden oluştuğu müziğin yoğunluğu ile ilgili bazı bilgiler verecektir. Aşağıda da görüleceği üzere 2 albüm büyüklüğünde olan “Life Beyond The Material Sky”da şarkıların hepsi aynı kalitededir. Ayırt etmek, birini diğerinden ayırmak zordur. Ama “Love Love”da ki soloyu diğerlerinden biraz ayırmak lazım. Roman Bunka soloları gibi insanın içine işler. Heaven’s Melody’nin “rahatsız” halinden de bahsetmemek olmaz. Son şarkı “Funky Trucking”in hafif fusion hali, Billy’nin gitarı ile muhteşem bir bitiriş yapar. Sakin giderken patlar…

Dediğim gibi bu albüm ekşi sözlükteki arkadaşa ithaf olunur. Blog’a bir jest yapmış, blog’un da ona jesti ancak böyle albümle olur...:) Kolay kolay bulunmaz harika bir albüm… Tadını çıkarın…

BILLY T.K.’s POWERHOUSE

Billy T.K. / Gitar, Vokal
Piahana Tahapeti / Gitar
Ara Mete / Bateri
Peter Mataparae / Bas
Mana Rauhina / Congos
Jamie Tait Jamison / Klavye
Pauline Pool / Çello, Vokal
Eva Keuti / Vokal
Maria Keuti / Vokal

LIFE BEYOND THE MATERIAL SKY

01 - Heaven's Melody (12:54)
02 - Beyond The Material Sky (5:49)
03 - Guru Deva (9:03)
04 - Race Into The Infinite (10:37)
05 - Secret Of Life (11:49)
06 - City Of Things (3:57)
07 - Love Love (13:17)
08 - Funky Trucking (5:26)

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Embryo - Embryo's Rache (1971)

Eveeeet, uzun bir aradan sonra, en sonunda kıçımı az da olsa kaldırmaya karar verdim. Buna karar vermem çok saçma aslında, hiç kaldırasım yoktu ama birader dırdır etmeye başladı dırdırdır diye. Öte yandan da chatbox’ta coştuk gaza geldik lahanalar toplandı falan, bunun da etkisi var tabi. Neyse. Bi de buluşsak şahane olcak, belki Ağustos’un son haftası içinde ayarlanırsa şahane olabilir. O zaman Octopus; ben mekanı ayarlıyayım, sen adamları ayarla. I do the job, you do the talk hesabı. Saku da formattaydı di mi, teheey. Tam gaza geldik eleman teknik servise yollandı. Sıççak ağzımıza gibi.

Neeeeeyse… Embryo’dan daha önce bahsetmiştik. Her boku harmanlıyorlardı. Yine bu lafımıza güzel bir örnek teşkil edecek bir albüm. Bu albümden bir yıl önce çıkardıkları albümle kırılan kafaları dinlendirmek ile tekrar kırmak arasında kalan, şahane harmanlanmış bir albüm. Albümle beraber gruba Roman Bunka ve Xhol Caravan’ın (o zamanki adıyla Xhol’un) eski saksafoncusu Hansi Fischer dahil oluyor ve Embryo’nun asıl sound’u ortaya çıkıyor. Gerçi sonra’dan Fischer çıkıyordu galiba gruptan, tam bir bilgim yok.

Rache’yle beraber grup hafif etnik bir yöne kayıyor. Bu açıdan da değerlendirince elemanların önemi bir hayli fazla tabi. Etnik dediysek de “Ni Hau” albümlerinde olduğu gibi tamamen bir etniklik değil. Oryantali, jazz ile kraut’un arasına sıkıştırmaya çalışıyorlar. Oryantal Krautjazz yani. Eh