10 Şubat 2014 Pazartesi

Progressive / Psychedelic


Çarşamba akşamları Baraka Bar'da sadece Progressive ve Psychedelic Rock çalıyoruz. Bekleriz...Neresi mi? O bildiğimiz Baraka işte...Kim mi çalıyor? Umut Öz (Gentleoctopus) ve Dogan Yerlikaya (Kvartetten)

3 Ocak 2014 Cuma

Aquelarre - Aquelarre (1972)

Sabah sabah arkadaşın biri "Todos los pueblos del Argentina" diye bi mesaj atınca aklıma ilk Peron'lar, oradan yola çıkarak Che, ardından Kelebekler Vadisi'nde karşılaştığımız ve beni Almendra ile tanıştıran Arjantinli eleman (Jaime, Jose gibi J'li bir ismi vardı) ve en son da Aquelarre geldi. O todos'lu cümlenin anlamını bilmiyorum ama işe yarayan bi cümle olduğu da bir gerçek artık. :)

Grubumuz anlaşıldığı üzere Arjantin'den. 60'ların sonunda kurulan ve psychedelic rock/pop arası gidip gelen Almendra'nın 2 elemanı Emilio del Güercio ve Rodolfo Garcia grubun dağılmasının ardından Hector Starc ve Hugo González Neira ile birleşerek 71 yılı sonlarında Aquelarre'yi kurarlar. Birkaç önemli konserde boy gösterdikten sonra grubun adını taşıyan ilk albüm Aquelarre 1972 yılında piyasaya çıkar. Dönemin yani 70'li yılların başına ait Arjantin rock müziği düşünüldüğünde Aquelarre tam anlamıyla "bir güneş gibi doğar". Zira psychedelic, rock'n roll, pop ve blues etkileri taşıyan dönem müziği ile karşılaştırıldığında köken olarak bu saydıklarımızı temel alıp üzerine progressive rock ve free jazz arası bir karışımı ortaya çıkaran grup Arjantin'deki müziğin değişiminin öncüsüdür diyebiliriz. Konumuz olan bu ilk albümlerinde gerçeküstü sözler ile bezenmiş, ritim ve melodi anlayışı değişmiş bir heavy psychedelic progressive diye abuk subuk şekilde tanımlayabileceğimiz bir türe imza atmışlardır. Abuk subuk olması benim tanımlamamın eksikliğinden ileri geliyor. Progressive etkileri bir hayli içinde barındıran ve psychedelic akımdan beslenerek her ikisini ağır hale getiren bir türü tanımlayamadım açıkçası...

Sonuç olarak dinlemek gerekiyor işte her zamanki gibi. 

AQUELARRE

Emilio del Güercio - Bass, Vokal
Héctor Starc - Gitar, Vokal
Hugo González Neira - Klavye, Vokal
Rodolfo García - Davul, Vokal

AQUELARRE

01. Canto, Desde El Fondo De Las Ruinas - 3:57
02. Yo Seré El Animal, Vos Serás Mi Dueño - 5:17
03. Aventura En El Árbol - 8:50
04. Jugador, Campos Para Luchar - 6:53
05. Cantemos Tu Nombre - 5:25
06. Movimiento - 7:50



31 Aralık 2013 Salı

Placebo - Placebo (1974)

E madem "yeni yıla nasıl girersen öyle devam eder".. buyrun Placebo'ya... Gerçek anlamda farmakolojik açıdan hiçbir etkisi olmasa da Belçika çıkışlı bu grup yeni yıla daha sakin, daha rahat ve umutla girmenizi sağlayacaktır. Bu da iyi bişey tabi. Di mi?

Genel olarak Jazz Rock / Fusion olarak tanımlayabileceğimiz Placebo müziği 1974 tarihli bu albümde en yalın, en sade hali ile karşımıza çıkar. Standart tempo ile giden ve birbirine basit geçişlerle bağlanan sağlam melodiler enstrümentalistlerin başarılı yorumlarıyla kulaklarımıza enfes bir ziyafet sunar. Özellikle nefesli çalgıların ön plana çıkarak zarif dokunuşlarla parçaları işlemesi ve bununla birleşen grup lideri Marc Moulin'in klavyesi ile tabi ki Philip Catherine'in gitarı basitlik ve durağanlığı karşı konulmaz bir haz/keyif durumuna dönüştürür.

Geniş kitlelerce pek bilinmese de Belçika müziğinin önemli isimlerinden olan Moulin'in kişisel projeleri olarak bile sayabileceğimiz Placebo albümleri toplamda 4 tanedir ve her arşivde mutlaka bulunmalıdır. Moulin'in Placebo'dan hemen sonra yine Belçikalı grup Aksak Maboul'un kuruluş kadrosunda yer aldığını de belirtmeden geçmeyelim. 

Sayısal olarak bakıldığında blog 7.yılına giriyor bu yeni yıl ile birlikte. Bu süre zarfında aramıza katılanlara, bizimle birlikte eldeki bilgilerini paylaşanlara, eleştirileriyle bilgi eklemeleriyle bize destek olanlara ve en çok da "iyi bişeyler yapalım" mottosuyla çıktığımız yolda yapabildiklerimizin gerçekten iyi etki bırakabileceğine bizi inandıran takipçilere teşekkür ederiz. 

İyi bir yıla iyi bir başlangıç yapmanız dileğiyle...

PLACEBO

- Marc Moulin / Klavye, Synthesizer
- Nick Fissette / Trompet
- Richard Rousselet / Trompet
- Alex Scorier / Saksofon, Flüt, Akordeon
- Frans Van Dijk / Trombon
- Johnny Dover / Bass Klarnet, Saksofon, Flüt 
- Francis Weyer / Gitar, Bass
- Nick Kletchkovski / Bass
- Freddy Rottier / Davul, Vurmalılar
- Garcia Morales / Davul
- Yvan de Souter / Bass
- Philip Catherine / Gitar

PLACEBO

1. N. W. (8:38)
2. Plotselling (7:37)
3. Bosso (3:20)
4. Dag Madam Merci (3:10)
5. Hop Hop (4:32)
6. Tanga (3:33)
7. Stomp (7:35)
8. S. U. S. (4:22)



23 Aralık 2013 Pazartesi

Light of Darkness-Light of Darkness


Deyişik!

Az tanınan grupları dinlemeye devam... İskoç asıllı grubumuzun Alman müziği icra ediyor olmaları grubun Alman sanılmasını sağlamış tabii. Deyiller! Bir tek davulcuları Alman. 

Grubun kendi adını taşıyan tek albümleri var. 1971 çıkışlı albüm, fazlasıyla bağımlılık yaratıcı parçalar içermekte. Özellikle soul francisco'nun sıyırmış bir versiyonu var ki... Grubun ağababası JOHN LATIMER, soul francisco'da denizleri aşmış da gelmiş. Blues gibi başlayan sonrasında heavy progressive garage rock olarak devam eden bir parça denizleri aşmaz mı lan! Önce tek bir şarkıya dadanıyorsunuz albümde sonra, diğerleri de ağızda eriyor yeminle. 

John Latimer'in sesi Captain Beefheart taklidi yapan Art Garfunkel gibi çıkıyor. Adamın sesi kaçıklık seviyesinde farklı. Diğer parçalarda daha da keyifli oluyor dinlemesi. Bir freedom fight kolay lokma değil. Çok dinlemek lazım, tadına ancak varabildim ben. Sonra movin' along titreye titreye girer kulaklarınıza. Gitar titreşimleriyle bir ses bu kadar uyumlu olabilir. Yazık ki tek albümleri var, çabuk tüketmiyoruz biz de. 
Perkusyonlar, mızıkalar, gitarlar ve harmonika eşliğinde leziz bir albüm bu. Dinlemeyen karanlıkta kalır. 

Line-up

*Mike Reoch - bass, flute, piano, harmonica
*Byron Grant - guitars, fiddle
*John Latimer - vocals, piano, organ, percussion
*Manfred Bebert - drums

Track list

Movin Along
Love in Your Heart
Ain't no Place Where I Belong
Soul Francisco
Freedom Fight
Time
Down 'n' Out

12 Nisan 2013 Cuma


Lightshine - Feeling ( 1976 )


          
                LIGHTSHINE ( KRAUTROCK ) :

                 Joe                           Lead Guitar, Vocal
                 Ulli             Ryhthm Guitar, Flute, Vocal
                 Olli                                      Synthesizer
                 Wolfgang                 Bass Guitar, Vocal
                 Egon                                           Drums



            Lightshine, 1974 yılında, Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaletinin, Hollanda sınırına yakın bölgesinde bulunan, Emmerich am Rhein şehrinde yaşayan beş Alman genci tarafından kuruldu. Soyadlarını bilemediğimiz bu beş delikanlı, Krautrock’ ın önemli olduğu kadar, az duyulmuş bu topluluğunu kurduklarında, yirmili yaşlarındaydılar.
Lightshine, Krautrock, Psyhdelic Rock ve Space Rock dinleyicilerini keyiflendirecek birçok ögeye müziğinde yer veren, özellikle Krautrock türüne, özgün bir yaklaşım, yeni bir soluk getirerek, keşfedilmeyi fazlasıyla hak eden bir topluluk …
1977 yılında dağılan, sonraki dönemde tüm çabalarıma rağmen herhangi bir  izine rastlayamadığım, Krautrock’ın bu kısa ömürlü underground topluluğunu, sadece ilk ve tek albümleri olan ‘Feeeling’ ile sizlere tanıtabiliyorum ne yazık ki…
1976 Yılında Trefiton ( Trepitia Film Ton Studio ) plak şirketinden yayımlanan, daha sonraları ‘Garden of Delights’ etiketiyle daha fazla dinleyiciye ve günümüze ulaşabilmiş, Krautrock’ ın bu bilinmeyen klasiğinin çıkış yılı bazı kaynaklarda 1973 olsa da, genelde kabul gören yıl 1976. Albümün yaklaşık bir sene kadar plak şirketlerinin ilgisizliğinden yayımlanamadığını, daha sonra topluluğun ısrarcı çabalarıyla sınırlı sayıda, 500 kopya kadar, basılarak yayımlanabildiğini de eklemeliyim.
         Albüm beş adet melodik parçadan oluşuyor. Tüm parçalar, epik ve teatral vokaller, sürükleyici gitar ritim ve efektleri, çarpıcı ve melodik elektro gitar soloları, oldukça doyurucu ritmik ve melodik bas gitar partisyonları, renkli ve bol zilli davul altyapısı, deneysel ve spacey synthesizer sesleri içeriyor. Açılış parçasındaki flütün de albüme olan katkısını es geçmek istemem doğrusu…
Vokal ve gitar Lighthshine’ ın ruhunun temel ögeleri. Vokal dili İngilizce ve şarkı sözleri zaman zaman enteresan, şiirsel ve felsefi. Kulaklarımızı tırmalayan, irkilmemize neden olan çığlıklar, delice haykırışlarla birlikte, ruhumuza hitap eden, kadife tonlu hoş vokaller bir arada kullanılmış ve çok etkileyici olmuş. Uzun soluklu gitar soloları oldukça melodik, gitar tonları fazlasıyla doyurucu, başarılı ve tabi ki eski kafa…
Parçalar arasında bir tercih yapmak istemesem de açılış parçası ‘Sword in the Sky’ etkileyici bir giriş, dördüncü parça ‘King and Queen’, albümün en uzun parçası, farklı pasajlarıyla çok doyurucu. Albüme ismini veren son parça ‘Feeling’  akılda kalıcı bir veda…
Tüm parçalardaki ani ruh değişimleri temel ve albümü bir solukta dinlememizi sağlayan özellik.
Bu albümü tanıtırken sadece bir fikir vermesi amacıyla, oldukça özgün olduğundan dolayı gönlüm el vermese de, Eloy ve Grobschnitt’ te rastlayabileceğimiz türden bazı yapılar içerdiğinden de söz edebilirim.


Lightshine’ ın ‘Feeling’ albümünü ‘hissedebilmeniz’ dileğiyle…


FEELING ( 1976 ) :

1. Sword in the Sky    4:50
2. Lory                         5:31
3. Nightmare             10:33
4. King and Queen    13:44
5. Feeling                    7:37

Toplam süre              42:15

23 Mart 2013 Cumartesi

Riverside - Shrine of New Generation Slaves (2013)



          Yok efendim İngiliz rock müziği şöyledir, Avusturya’nın romantik klasik müziğe etkileri böyledir, efendime söyleyeyim Bayburt’un kübizm akımına katkıları şunlardır derken sanatı bile önyargılara buladık. Ben de biraz buna katkıda bulunayım: Polonya, progressive/psychedelic müziğe ‘gri’ ruhuyla pek çok değerli iş kazandırmış bir memleket. SBB, CzesŁaw Niemen, Abraxas ve Gru gibi pek çok şahane grup/sanatçı biliyoruz Polonya’dan. Riverside ise son on yılda çıkardığı beş albümle hem saydığım grupların hem de günümüz progressive/melodik müzik yapan grupların arasından sıyrılmış ve şanını yürütmüş bir durumda. Malumunuz bu aralar bu tarz müzik yapan yeni ve yaratıcı gruplar bulmak zor, eskilerin de artık doğal olarak –bir yaştan sonra prostat, müziğin önüne geçiyor tabii- üretken olamadığını söylemek mümkün.
       Second Life Syndrome (2005) ve Rapid Eye Movement (2007) albümleriyle kendilerini kanıtladılar ve bu çorak topraklara mağrur bir çınar gibi… Sınırsız melodilerle bezeli ve günümüz rock müziğinin de nimetlerinden fazlasıyla faydalanarak oluşturdukları, hepsi birbirinden sağlam yapılı albümler yaptılar. Grubun bir yanına özellikle dikkat çekmek zor, tüm elemanları kendilerine ait işi çok iyi yaptığı için, fakat illa da bir kahraman yaratmak gerekiyorsa o da Mariusz Duda olacaktır ki herkesin vocal kullanımının ve bas melodilerinin birbirine benzediği 2010’lu yıllarda böyle yaratıcı şeyler duymak pek güzel, pek hoş. İlk üç albümde hafif bir sound benimsedikten sonra 2009 yılında çıkardıkları Anno Domini High Definition albümüyle müzikal yoğunluklarından ödün vermeden biraz daha yırtıcı ve vurucu (canım Türkçe’m) hale geldiler.
    Gelelim birkaç gün evvel çıkmış olan Shrine Of New Generation Slaves’e. Grup genel karakteristiğini bozmamış tamam ama biraz Steven Wilson, biraz modern İngiliz rock falan derken kafalar karışmış ama çok da fena olmamış. Daha çok akılda kalıcı olmak için daha az melodi, daha çok konserde çalmalık iş. Albümün haberi ilk geldiğinde Celebrity Touch şarkısını önden yollamışlardı, dinlediğimde eyvahlar ettim Anathema’nın yaptığı hatayı mı yapacaklar diye. Neyse ki albümün en kötü şarkısıymış kendisi The Depth of Self-Delusion ile beraber. Ama albümün geri kalanı her ne kadar bahsettiğim ve pek hoşlanmadığım şu tarza eğilimli olsa da oldukça dolu ve kaliteli. Escalator Shrine ve Deprived ise harika olmuş diyebilirim. Şansıma albümün deluxe versiyonu elime geçti, ekstra olarak koydukları Night Session bölümünde ambient sanatının şahbazlığını yapmışlar, eğer seviyorsanız o tarzı, kaçırmayın. Sonuç olarak dinleyin, büyük ihtimalle beğeneceksiniz; şimdiye kadar Riverside dinlemediyseniz bunu kenara koyun, Second Life Syndrome albümüne buyrun.

1. New Generation Slave (4:17)
2. The Depth Of Self - Delusion (7:39)
3. Celebrity Touch (6:48)
4. We Got Used To Us (4:12)
5. Feel Like Falling (5:17)
6. Deprived (8:26)
7. Escalator Shrine (12:41)
8. Coda (1:39)

15 Ocak 2013 Salı

Peter Hammill - Fool's Mate (1971)

      Ejder sesleniyor: ''Don't push me: I was taught self-expression
when I was a child, and so I see
the best way to be's asleep.'' Fakat işler pek de öyle işlemiyor. Solo olarak çıkardığı 37 ve Van der Graaf Generator'ın başlıca provokatörü olarak çıkardığı 12 albümden sonra bakabiliriz ki 'her ne gördüysek'i olmasa da 'nasıl gördüysek' onu vermeyi başarabilen ve bin bir surat insan varlığını yüzümüze çarpan bir dahiymiş Peter Hammill.

      İlk solo albümü Fool's Mate. Klaus Schulze'ye selam çakarak başlıyor albümün ilk şarkısı Imperial Zeppelin ve ondan sonra anlatmaya başlıyor insanın içine işleyen vokalleri ve 'bu böyledir ama aslında şöyledir' diyen piyano melodileriyle. On iki şarkı boyunca (birkaç istisna dışında) aşkı ve kaybolmuşluk hissini birbiriyle bağdaşık bir biçimde ele almışlar farklı farklı açılardan. Konular tanıdık gelebilir ama Peter Hammill'ın bunları doğaya dökme tarzı o yıllara kadar pek karşılaşılmamış biçimde. Aşkı en çok The Beatles veya 'schlager' şarkılarından, kaybolmuşluğu ise Pink Floyd'dan bilen müzikseverler olarak şaşırtıcı olmuştur bu yeni anlatım. Sözlere dikkat etmeden dinlerseniz fark edeceksiniz ki müziğin gidişi bahsettiğim konuları hiç anıştırmıyor. Bu da, albümün -ve bence Peter Hammill'ın çoğu çalışmasının- sözlerle müzik bir aradayken insanın çok yönlü duygusallığını falan da filan.
       Kimler var burada? Aslında çok yabancı isimler yok yine VdGG'den tanıdık çoğu: Guy Evans, Hugh Banton, David Jackson... ve işin ekstrası da Robert Fripp. Fripp, albüm boyunca klasik ballad akorculuğu -tanıma gel!- sebebiyle 'Sunshine' dışında pek göze çarpmıyor ama canı sağ olsun. David Jackson ise kendini 'hayır efendim rock, gitarla yapılmaz saksofonla yapılır' diyerek belli ediyor. Bunun dışında enstrüman çeşitliliği ne kadar fazla ve oturmuş olsa da şarkılar çok kısa ve uzun enstrümantal partisyonları pek barındırmıyor. O yüzden 'aman efendim çok progressive' diyemeyiz belki ama ballad nasıl 'farklı' yapılır görmek istiyorsanız gayet ideal bir albüm. Bu açıdan da aynı yıl çıkan Van der Graaf Generator'ın Pawn Hearts albümüyle hiç benzeşmediğini söyleyebilirim (3 şarkı, toplam 45 dakika). Genel olarak Imperial Zeppelin, Solitude ve Re-Awakening dikkat çeken şarkılar. Sunshine var bir de, The Beatles sounduna hafif yakın duran (belki de onunla dalga geçen), orada da albüme emek veren müzisyenlerin toplu eğlenmesini görebilirsiniz. Gerçi daha önce bu solo albümleri hiç dinlemediyseniz kendisinin genel karakterini yansıtmadığı için başlangıç olarak çok da tavsiye etmeyeyim bu albümü (The Silent Corner And The Empty Stage albümüne buyrun) ama sonuç olarak dinleyin, dinletin ve sakin olun geçecek.

1. Imperial Zeppelin (3:39)
2. Candle (4:17)
3. Happy (2:36)
4. Solitude (4:59)
5. Vision (3:15)
6. Re-Awakening (3:58)
7. Sunshine (4:00)
8. Child (4:26)
9. Summer Song (In the Autumn) (2:13)
10. Viking (4:43)
11. The Birds (3:36)
12. I Once Wrote Some Poems (2:46) 

9 Ocak 2013 Çarşamba

King Crimson - Red (1974)

    Sanat eserinizi nasıl alırsınız? Bol içerikli olsun, eklektik olsun, farklı şeyler söylesin; fazla fazla melodi kullansın, herkes enstrümanında virtüöz olsun, hepimizin bildiği ya da hiçbirimizin bilmediği duyguları açığa çıkarsın... Sizi bilemeyeceğim canım ama ben kaotik alayım biraz da. Tamam bu müzikte hepsi var bazı grupların toplayıp albüm çıkardığı kadar melodiyle Rick Wakeman bir şarkının sadece on saniyesini dolduruyor, David Gilmour'ın Comfortably Numb'da attığı sololarda ağladığınız kadar hiçbir sevgilinize ağlamamışsınızdır (yazar burada... neyse) bu böyle gider. Ama saf, tatlı ve melodik müzik yapan gruplar da hiçbir şey anlatmıyor bana. Belki de İtalyan gruplarını bu yüzden sevmiyorumdur, daha çok Almanlar çeker beni -krautrocktan bahsettiğimi anlamışsınızdır-.VdGG ve King Crimson sevgim de tam burada başlar işte (Evet ikisi de İngiliz, ne var?).
     Öncü grupları biliriz; The Beatles veya Black Sabbath gibi öncülerden bahsediyorum elbette. Üyelerini bilmeseniz de röportajlarını okumasanız da albümlerini kronolojik sırayla dinleyip 'hmm...' yapmasanız da böyle grupların sırtındaki ağırlığın ve o 'sorumlu müzik'lerini anlarsınız. Malum, çıkardıkları her albüm, yazdıkları her şarkı, onların yolunda işe başlayan her gruba örnek olacaktır. İster istemez bir kontrolleri vardır soundları üzerinde. King Crimson ise progressive rockın öncüsü olma sıfatını oldukça hak ediyor, tam da yarattığı müzik anlayışı gibi sapık, kontrolsüz ve kaotik. Bir albüm diğerini tutmuyor tamam anladık, sonuçta grup üyeleri her zaman stabil değil, ama bir albüm içinde hiçbir şarkı birbirine yaklaşmaz mı? Al işte, o albüm Red
     Şu yıllar süren senfonilerden bir tane yazacak olsam, herhalde -albümün ilk şarkısı- Red'i introsu yapardım. Süresine aldanmayın Red'i herhangi bir şarkıya giriş, herhangi bir kitaba giriş ya da ne bileyim bir mevsime giriş olarak falan dinleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız. İlk şarkıdan başlayan bilinmez ve karmaşık hava albüm sonuna kadar, arada vokalin durgunlaşması hariç, hakim ve bu da dinleyiciye tam da 'ne düşünürsen düşün dinlerken, biz koyduk buraya bir şeyler' mesajını vermiş. 
     Burada oturup Robert Fripp'in yıllar sonra ortaya çıkacak grunge akımını etkileyen rifflerini -ki doğrudur, isterlerse bu albümü dinlememiş olsunlar bütün grunge grupları etkilenmiştir bu rifflerin harmonisi ve tonundan, aynen her müzisyenin Schoenberg'den etkilenmiş olduğu gerçeği gibi (dikkat Adorno göndermesi)- ya da Bill Bruford'un King Crimson'a katıldıktan sonra yaptığı müziğin karakterini nasıl değiştirdiğini ya da John Wetton'ın sesinin King Crimson'dan neler götürüp ona neler getirdiğini falan uzun uzun anlatırdım ama bu albümün karakterine yaraşır bir inceleme, bence albümün kendisi gibi kaotik olmalıydı. Kaçırmayınız, sevgilerle.
      Not: Schoenberg demişken, Schoenberg ve atonal müziğinin progressive rocka etkileri üzerine ciddi düşünüyorum. Bu konuda fikri olan; bir yazı, bir not, bir şey görmüş olan varsa en kısa zamanda -ailesiyle de görüşüp elbette- ciddi bir ilişkiye yelken açmak isterim.

1. Red (6:20)
2. Fallen Angel (6:00)
3. One More Red Nightmare (7:04)
4. Providence (8:08)
5. Starless (12:18)

 

9 Aralık 2012 Pazar

Spooky Tooth



Liste hazırlamıyorum. Belki listeler hazırlayabilsem çok daha düzenli anlatabileceğim. Yapamıyorum, aradan seçiyorum ve başlıyor Tobacco Road.
Mike Harrison dalgayı yükseltiyor, dakikalar içinde.
Yukarı doğru bakıyorum, takip etmeye çalışıyorum. Birden tam tepemde patlatıyor, sıçrıyoruz.
Kadrosu neredeyse her döneminde değişiklik göstermiş 1967 çıkışlı bir İngiliz grubu Spooky Tooth. İlk albüm 1967 tarihli Supernatural Fairy Tales kadrosunda vokalde Mike Harrison, gitarda Luther Grosvenor, bas gitarda Greg Ridley ve davulda Mike Kellie yer alıyordu. Aslında ilk albümden başlarsak değerlendirmeye bu grubun gerçekten yetersiz olduğunu söylememiz gerekebilir. Bir fon müziği olabilir çoğu şarkı ama fazlasını hissettirmez.
1 sene sonra piyasaya sürülen It's All About her açıdan albümü ise birkaç basamak üsttedir. Özellikle Bob Dylan imzalı Too Much of Nothing parçasının Spooky Tooth yorumu gerçekten ilgi çekicidir. Aynı albümden Tobacco Road, Forget It, I Got It, Sunshine Help Me birkaç adım öne çıkar. Bu arada kadroya bütün yeteneğiyle Gary Wright dahil olmuştur.
1969 tarihli Spooky Two albümü, her türün meraklılarının hatırlayacağı bir şarkıyı da bulundurur muhtevasında. Better By You, Better Than Me parçası 1978 yılında Judas Priest tarafından tekrar yorumlanmıştır. Aynı albümdeki Evil Woman hikayesini hissettiren bir başka Spooky Tooth şarkısıdır.
1969 bir diğer albüm Ceremony Fransız müzisyen Pierre Henry'nin katkısıyla hazırlanmıştır. Zaman zaman tanık olmak zorunda kaldığımız kötü bir denemedir bu 6 parçalık albüm. 
The Last Puff ile tekrar kendi çöplüğüne dönen grup, I Am the Walrus ile açılışı yapar.
Ceremony lanetini unutturan The Wrong Time, Nobody There At All gibi parçalarla devam eder.
Üç senelik bir aradan sonra 1973 yılında You Broke My Heart So I Busted Your Jaw piyasaya çıkar. 8 parçalık bu albümde öncelikle şarkı sürelerinin diğer albümdeki sürelere göre bir miktar kısaldığı fark edilmektedir.
Cotton Growing Man bana göre iyi bir Spooky Tooth dinleyicisine davulun başında Mike Kellie' nin olmadığını fark ettirir. Sadece bu albümde Spooky Tooth, davulda kadrosuna Bryson Graham ismini katmıştır. Bana göre bu seçim çok isabetli olsa da aynı yıl çıkan Witness ile Kellie tekrar davuldaki yerini almış ve benim çok sevdiğim ataklar ve ritmler yine geride kalmıştır.
Witness, sanırım en çok Wings on My Heart parçasıyla akılda kalmıştır bu dönemde. 
1974'te piyasaya çıkan 8. Spooky Tooth albümü The Mirror gerek sözlerle gerek melodilerdeki çeşitlilikle gerçekten başarılıdır.
Albüme ismini veren The Mirror, benim ön sıralardan aday göstereceğim Higher Circles ve elbette her zaman enerjiyi yükselten Hell or High Water ile bir adım daha yukarı tırmanış fark edilir. Bu adımın sahibi şüphesiz Mike Patto'dur.  Hem  vokalde hem enstrümanlarda yer alan Patto efsanenin sonuna tanık olmuştur.
Spooky Tooth 1999 yılında son bir stüdyo albümü çıkarır. 2003 yılında hayatını kaybeden Greg Ridley' nin de kadrosunda bulunduğu Cross Purpose 10 parçalık bir hatırlatmadır belki sevenleri için.

Yıllar sonra gelen bu albüm, benim gibi o dönemlere tanık olmamış birini bile çok değişik yerlere götürüyor. Elbette davulda ya da gitarlarda bunu hissetmek çok zor. Ama Mike Harrison' ın 54 yaşındayken seslendirdiği albüm, zaman yolculuğu içerisinde anlık bir sıçrama yaşamak gibi.
Dünya üzerinden belki bir süre sonra tamamen yok olacak sesler var. Arasak da bulamayacağımız. Belki sırf bu yüzden bazılarımız arşivler toparlamaya çalışıyor, geçmişe sarılıyor. Zaman zaman umutsuzluğa kapılıp kimsenin umursamayacağını, hiç birşeyi aslında kurtaramadığını, anlaşılmayacağını düşünüyor belki.

Ama yıllar sonra bile tükenmeyen bir Spooky Tooth var. Kimse umudunu kaybetmesin diye.


30 Kasım 2012 Cuma

Genesis – Trespass (1970)



      Bir müzik türünü tanımlarken bize hissettirdiği atmosferi anlatmak hiç bilmeyen birine anlatırken bize yardımcı olmayabilir. Özellikle progressive rock dinleyicileri için bu durum biraz belirgin. Bunu yapmak yerine örnek vermeyi seçeriz. Genesis, verdiğimiz örneklerin başındaki gruplardan biridir çoğunlukla. Bu albümle beraber Genesis, şu an taklit edilmesini eleştirdiğimiz klişeleri yaratmaya başlıyor.
      Bir grup için kısa sürede bu kadar hızlı bir evrimleşme, çok sık görülen bir durum değildir ama Genesis bunu devrim yaratacak bir şekilde gerçekleştirmeyi başarmış. Progressive rock’ın en önemli teknik özelliklerinden biri olan uzun ve karmaşık enstrümantal partisyonları bu albüme heyecan verici bir şekilde yerleştirilmiş. Albüm aslında baştan sona, grubun on yıllardır bu işi yaptığı ve bir albümlüğüne dinlendikten sonra aynı hızla devam ettiği hissini yaratıyor. Albüm çıktıktan 42 yıl sonra koltuğumda oturup bu albümü dinlemek her ne kadar aşırı hislere yol açıyor olsa da, o yıllarda bu müzik hareketi yeni yeni yeşermeye başladığında bu albümle karşılaşsaydım yaşayabileceğim heyecanı tahmin bile edemiyorum.
        Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Anthony Phillips’in performansıydı. Neredeyse tüm şarkılarda Phillips’in baskın melodik müsrifliğini görebiliyoruz.  Belki de sahneyle yaşadığı duygusal problemler onu yedek kulübesine taşımasaydı bir albüm sonra tanışacağımız Steve Hackett’ı şu an tanımıyor olabilirdik. Hackett için ‘iyi ki’ mi diyeyim yoksa Phillips için ‘keşke’ mi diyeyim tam bilmiyorum. Sadece bu albümde toplulukla beraber davul başı yapmış olan John Mayhew ismini anmadan da geçemeyeceğim. Kendisi her ne kadar bu albümde iyi bir iş çıkarmış olsa da isabetli bir şekilde bu albümden sonra yerini –o zamanlar sadece cici bir müzikal deha olan- Phil Collins’e bırakmak zorunda kaldı. Bunun dışında Genesis müziğine Gabe’in şifalı üfürüğüyle can verdiği ve o dönemde de The Moody Blues ve Jethro Tull gibi pek çok grup tarafından kullanılan flüt sololarının efektif bir şekilde dahil olduğunu, tüylerimiz diken diken olduğunda açıkça fark edebiliyoruz.
         Trespass denildiğinde akla gelen ilk şey tabii ki çoğu müziksever için The Knife olacaktır. Bu eklektik ve yapımında bolca kaotik ruh serpintisi kullanılan şarkı, ilerleyen yıllarda da pek çok toplama albümde ve ıslaklarımızda yer aldı. Ayrıca Peter Gabriel’ın tüyler ürperten sesiyle bizlere albümü açan Looking For Someone da ayrı bir mesele. Her şarkının ayrı bir değeri var o yüzden bir anlam ifade etmeyecek tek tek belirtmem, asla kaçırmayın demekle yetiniyorum.

1. Looking For Someone (7:06)
2. White Mountain (6:42)
3. Visions Of Angels (6:50)
4. Stagnation (8:48)
5. Dusk (4:13)
6. The Knife (8:56)