29 Haziran 2017 Perşembe

Xhol - Motherfuckers GmbH & Co. KG (1970)


Soul Caravan, Xhol Caravan ya da son döneminde artık karışıklığa neden olmayacak şekliyle sadece Xhol aslında isim değişiklikleriyle birlikte tarzını da bir miktar değiştirdi. Son albümleri Ohr etiketiyle piyasaya çıkan Motherfuckers GmbH & Co. KG grubun ana akımı krautrock yanına free jazz ve progressive rock sosları ekleyerek hazırladığı oldukça keyifli bir albüm.
Sırayı bozarak öne son parça olan Love Potion 25'ı alacağım. Aslında oldukça bilindik bir isim The Clovers ile özdeşleşmiş Love Potion No. 9 uyarlaması bu parça. Açıkçası ben şarkının özgün halini çok severim ve defalarca cover denemelerine denk gelmiş olsam da hiç birinin bana sempatik gelmediğini söyleyebilirim. Fakat Xhol bu denemelerin çok ötesinde bir şeye girişmiş, şarkıyı kendi tarzıyla harmanlayarak tadını kaçırmadan servis etmeyi başarmış bana göre.
Tekrar başa dönersek ilk parça Radio albüme sakin ve elektronik bir giriş yapıyor. Şarkı isminin izinde gidiyor, frekansları karıştırarak bir kaç ayrı istasyon arasında geçiş yapıldığı hissini hoş bir şekilde aktarmışlar Radio ile.
İkinci parçamız Leistungsprinzig'de, Tim ve Skip'in paslaşmaları ön plana çıkıyor.
Sonrasında yine ismi görülünce içeriği tahmin edilebilen Orgelsolo uzun ve -bana göre- oldukça sıkıcı bir klavye solosunu barındırıyor. Ardından başlayan Side 1 First Day ise albümün genel karakterini yaratan ve yansıtan, ortamı bir anda ısıtan oldukça keyifli bir şarkı. Hemen ardına eklemlenen Grille ise çeşitlemelerin devamı niteliğinde.
Grubun son albümü olması nedeniyle bende hep bir burukluk yaratmıştır Motherfuckers GmbH & Co. KG. Cıvıltıların flüt ve saksafon seslerine karıştığı arada davul ritimleriyle bütünlük kazanan oldukça güzel bir arşiv derlemesidir bu albüm.
Afiyetle

Tim Belbe – Saksafon
Klaus Briest – Bas Gitar
Öcki Brevert – Klavye
Hansi Fischer – Flüt, Saksafon
Skip van Wyck – Davul ve Vokal

Motherfuckers GmbH & Co. KG

1- Radio
2- Leistungsprinzig
3- Orgelsolo
4- Side 1 First Day
5- Grille
6- Love Potion 25

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Robert Wyatt - Rock Bottom (1974)

Bu yazıya başlamak üzere pek çok farklı cümle denedim, kimi ökyüleyici kimi betimleyici tavırlar almak derdinde olan bu cümlelerin hiç biri veremek derdinde olduğun hissi vermeyi beceremediler (veya en azından bana öyle geldi) bunun iki nedeni olabilirdi: Ya gerçekten çok ama çok kötü bir yazardım ya da anlatmak derdinde olduğum şeyin bende yarattığı duygu öylesine yoğun öylesine kendine has bir şeydi ki bunu üçüncü bir kişiye aktarmak imkansız bir çabaydı. Sanıyorum kendini beğenmiş doğam bu nedenlerden ikincisine yönelmemi sağlıyor. Ama bunun bir önemi yok çünkü Rock Bottom kişiye yukarıdaki her iki duyguyu da hissettiren bir albüm. Yani dinleyenine hem gerçek anlamda biricik bir anlatı öznesi olarak kendini tanıtıyor hem de onunla oldukça kişisel, özlü bir bağ kuruyor ve ördüğü bu kozanın içerisine hiç bir şekilde üçüncü bir kişiyi almıyor.Eğer durum böyleyse, neden bu yazıyı burada bitirmiyorum? Bitirmiyorum çünkü tüm bunlara rağmen kendisinden bahsetmek mümkün, nesnel değil ama tamamen şahsi bir şekilde....




1973 senesinde Robert Wyatt'ın geçirdiği trajik kaza nedeniyle felçli kalmasından sonra kaydedilen Rock Bottom'un "neyi anlattığı" yayınlandığı yıldan beri rock müzik çevrelerinde eğlenceli bir tartışma konusudur. Zira hem dönemin müzik algısının yarattığı "konsept albüm" fetişi hem de albümdeki eserlerinin birbirine nazire eden yapısı bu konsept albüm tartışmasını ateşlemektedir. Ve genelde işaret edilen nokta da Wyatt'ın kazasından sonra kaydedilmiş olması dolayısıyla, albümün, Wyatt'ın durumuyla yüzleşmesini anlattığıdır. Bu fikre karşı çıkanlar ise argümanlarını Wyatt'ın albümdeki şarkıların sözlerinin kazadan önce yazıldığıyla ilgili açıklamasına bağlarlar. Albümün sözleri pekala kazan önce yazıldıysa bile açık olarak biliyoruz ki şarkıların besteleri ve düzenlemeleri kaza sonrası yapılmış, hatta Wyatt'ın kaza sonrası tuşlu müzik aletlerine yönelmesinde o dönem sevgilisi olan Alfreda Benge'nin büyük etkisi olmuştur. Albümün kayıtlarına başlanmadan önce Wyatt yalnızca üç şarkının ( Last Straw, Sea Song, Alfib) sözlerini ve temel müziğni yazmıştı, yani aslında albümün neredeyse tamamının Wyatt'ın kazasından sonra derlenip toparlandığını söylersek gerçeğin çok da dışına çıkmış olmayız.


Albümün müzikal örgüsüne baktığımızda kafa karışıklığı, tekrar, belirsizlik gibi temaların öne çıktığını görüyoruz (bu yazının özünde öznellik olduğunu lütfen unutmayalım) özünde bir aşk şarkısı olan yoğun synth duvarlarıyla örülü Sea Song'un sonunda Wyatt'ın bir anda düpedüz inleme başlaması, biri içten bir aşk şarkısı olan ve içten bir melodi aracılığıyla ilerleyen( fondaki sürekli sayıklamaya da ayrıca dikkatinizi çekerim) ancak devamında adeta bu aşk şarkısının tepetaklak edilmesi ile aynı ritm düzeni üzerine tekrar eden organ ve synth sesleri ve saksofonlar ile kurulan alfib ve alfie'in (Alfreda Benge'nin adının kısaltılmasıyla oluşturulmasıdır) tonlarındaki karşıtlık yine benzer bir şekilde Little Red Riding Hood Hit the Road ile Little Red Robin Hood Hit the Road arasında da görülebiliyor; ilk şarkı Mongezi Feza'nın trompet izi ve Wyatt'ın inlediği bir vokal izi tersten çalınırken piyano izinin ise Wyatt'ın tersten çalınan vokal izine eşlik eder biçimde normal çalındığı ve hepsinin üzerine Wyatt'ın yine tersten vokalini dinliyoruz, ancak şarkının sonunda vokal izi tekrar anlaşılabilir hale geliyor ve özür dileyen bir Wyatt ile karşılaşıyoruz " Sana neden zarar verdim, sana zarar vermek istemezdim" cümleleri daha sonra albümün son şarkısı Little Red Robin Hood Hit the Road'da da duyacağımız bir dörtlüğe yol veriyor ancak Little Red Robin Hood Hit the Road'da adı geçen dörtlüğe gelene kadar yaptığımız yolculuk çok daha farklı, bu sefer tersten çalınmış izler yok, bu sefer Wyatt'ın vokali ve Mike Oldfield'ın agresif elektrik gitarıyla karşı karşıyayız ve sözler özür diler bir tondan çok daha uzaklar "başımdan yaralandım, işleyen kemiklerimden yaralandım, parçalanmış telefondan kalanlarla televizyonu parçalıyorum, küçük ekmek somununun kırıntıları için mücadele ediyorum, istiyorum, istiyorum ver onu bana" kulaklarımızda yankılanan cümlelerden bazıları bu kuşkusuz ne sea song veya alifib gibi bir aşk şarkısı ne de little red riding hood gibi iyi niyetli bir adamın ağzından çıkan sözleri içeren bir şarkı... Albümü kapayan Little Red Robin Hood ile birlikte albüm de kafa karıştıran bir şekilde son buluyor. Peki ne dinledik? Bir adamın yaşadığı bir travmaya dair otobiyografik nitelikler barındıran bir eser mi, bütünüyle aşık olduğu kadına adadığı bir albüm mü, alakasız sırf sanatsal dursun diye denenmiş bir yığın anlamsız deney mi? Cevabı bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey, dinlediğimiz şeyin içtenliği. Rock Bottom'u ilk dinlemeye başladığımda albümden nefret edeceğimi düşünmüştüm ancak Sea Song'un kapanışı ve Wyatt'ın inlemeleri kulaklarımda yankılandığında ne kadar yanıldığımı anladım ve aynı süreci bu albümdeki tüm şarkılar için teker teker yaşadım (belki The Last Straw hariç) bu artık gözümde ne bir art rock albümü ne bir prog. rock albümüydü, bu albüm gerçek anlamda dibine kadar keşfettiğim ve her seferinde sanki ilk defa keşfediyormuş hissiyle tekrar geri döndüğüm ve ne zaman kendimi dipte hissettsem geri dönme ihtiyacı hissettiğim güçlü bir ilaç oluvermişti. Rock Bottom sadece Rock müzik ile ilgilenenlerin değil, insan olma şansına erişmiş herkesin en azından bir kere dinlemesi gereken bir albüm.





Ekip:

Ivor Cutler - vokal
Alfreda Benge - vokal
Mike Oldfield - elektrik gitar
Mongezi Feza -trompet
Gary Windo - klarnet
Fred Frith - viyola
Richard Sinclair - bas gitar
Hugh Hopper - bas gitar
Laurie Allan - davul
Nick Mason - prodüktör
Robert Wyatt - gitar, vokal, perküsyon



Şarkı Listesi:

1. Sea Song (6:31)
2. A Last Straw (5:46)
3. Little Red Riding Hood Hit the Road (7:38)
4. Alifib (6:55)
5. Alife (6:31)
6. Little Red Robin Hood Hit the Road (6:08)



23 Nisan 2017 Pazar

IQ - Tales From the Lush Attic (1983)

80'li yıllar progresif rock'ın hem ölümünün ilan edildiği hem de hala canlı olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yıllardı. 1980 yılında Genesis "Duke" ile bir yandan Phil Collins'e ilk defa ipleri veriyor gibi gözükürken öte taraftan tarihinin ikinci çok bölümlü destan eserini (epic) ortaya koyuyordu. 1981'de King Crimson "Discipline" ile geri dönecek ama bu dönüş alışılıp sevilmiş Crimson çalışmalarından çok farklı olacak "New Age'leşmiş" bir Crimson ile karşılaşılacaktı. Öte tarafta hepimizin bildiği üzere 70'li yılların sonunda bir punk kalkışması yaşanmış 80'li yıllarla birlikte ana akımdaki yerini post-punk'a oradan new romantics denilen akıma bırakarak farklı formlarda geleneksel rock sesini dönüştürmekle bir nevi yapıbozuma uğratmaktaydı...


Tüm bunların arasında Britanya'da ise yeni nesil bir progresif rock sahnesi türemekle meşguldü. Özellikle İskoçya ve İngiltere'den çıkan gruplar ardı ardına Britanya'nın yeraltı kulüplerinde adından söz ettirmeye başlamış, müzik şirketlerinin ilgisini çekmişlerdi. Neredeyse bir kuralmışçasına Peter Gabriel dönemi Genesis'inden etkilenen ve bunu gizlemekten hiç çekinmeyen bu gruplar daha sonra "neo progresif" denilen etiket altında incelenecekti. 1983 yılında çıkan Tales From the Lush Attic ne progresif sahnenin çıkardığı ilk albümlerden biri olma özelliğini taşır ve sadece IQ'nun müziğine değil neo progresife de iyi bir giriş albümüdür.


Albümde beş şarkı yer alıyor, bunlardan ikisi "destan eser" olarak adlandırabileceğimiz The Last Human Gateway ile The Enemy Smacks. Bu şarkıların ilki oldukça iyi kurulmuş bütünlüklü bir eser olmakla birlikte yer yer Genesis'in Supper's Ready'sini hatırlatıyor. Özellikle vokalist Nicholls'ün tarzı bu alt-türün tüm gruplarına yöneltilen "Peter Gabriel kopyacılığı" ile damgalansa da ben Nicholls'ün sesinin kendine has bir üslubu olduğuna inanlardanım. The Enemy Smacks daha çok uzatılmış bir şarkı gibi dursa da oldukça eğlenceli ve karanlık bir tona sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki uzun şarkının yanında albümde iki tane "through the corridors" ile "my baby treats me rigt..." "ara müzik" diyebileceğimiz şarkı bulunuyor. Son olarak da grubun şahsi favorilerimden biri olan Awake and Nervous'tan bahsedebiliriz ki grubun beyni sayabileceğimiz Martin Orford'un performansına dikkat çekmemiz gereken şarkılardan biri.


Şarkı Listesi:

  1. The Last Human Gateway – 19:57
  2. Through the Corridors – 2:35
  3. Awake and Nervous – 7:45
  4. My Baby Treats Me Right 'Cos I'm a Hard Lovin' Man All Night Long – 1:45
  5. The Enemy Smacks – 13:49
  6. Just Changing Hands – 10:18 

7 Ocak 2017 Cumartesi

the Microphones - It Was Hot, We Stayed in the Water (2000)



Nereden başlayıp, nasıl anlatmalı bilmiyorum. Elimizdeki ne bir progressive grubu ne psych ne de benzer klasik türler içerisinde değerlendirilebilecek bir grup. Ancak sanıyorum hem bizim buralarda(memleket semalarıdır kastettiğim) az biliniyor olması hem de son bir aydır tekrar radarıma giriş yapması, üstelik bu sefer öyle böyle değil, duş aldıktan hemen sonra dışarı çıkınca çarpan soğuk gibi ani ve sert bir giriş! Beni bu yazıyı yazmaya hatta paylaşmaya itiyor. Grubun adı the Microphones ve bu, birbirini takip eden şekilde üzerinde duracağım üç albümlerini kapsayacak olan üç ayrı yazının birincisi...



It was hot we stayed in the water, 2000 tarihinde Birleşik Devletlerin underground müzik çevrelerinde kendi çapında bir üne sahip olan plak şirketi k records tarafından yayınlandığı zaman elverum'un projesinin bu ilk "gerçek" albümünün elverum'un daha önceden bağlantılı olduğu deneysel gruplar; old time relijun veya d+'tan daha büyük bir iz bırakacağını, daha çok tanınacağını düşünmüyordu. Bunda haksız da sayılmazlardı çünkü hem elverum henüz şarkı yazarlığında ve prodüktörlükte varacağı seviyenin çok uzağındaydı hem de albüm bir bütün olarak sorunları olan bir albümdü.

Elverum the Microphones'u kurana kadar Washington civarında çeşitli noise rock, no wave gruplarıyla takılmış, punk hissiyatlı yapı bozumcu bazı albümlerin altına davulcu olarak imza atmış acayip bir adamdan farksızdı. Ancak the Microphones'u kurduktan sonra yayınladığı ilk bütünlüklü albümü Don't Wake Me Up ile başlayarak hem noise hadisesinden uzaklaşıp folk müziğe ve saha kayıtlarına kaydığının işaretlerini verecek hem de bir müzisyen olarak kişiliğinin tam da bu acayip, noise ile folkun buluştuğu bu noktaya ait olduğunu keşfedecekti.

It was hot we stayed in the water işte tam da bu keşiften sonra geliyor, albüme bütünlüklü bir tanım yapmak istersek sanıyorum hemen aklımıza "lo fi" gelecektir. Ancak hem Elverum'un bütün kayıtlarını dinlemiş biri olarak hem de iyi kötü bir müzik kulağına sahip sıkı bir müzik dinleyicisi olarak durumun bundan karmaşık olduğunu söylemek durumundayım, Elverum bir gelenek haline getireceği eklektik yaklaşımının ilk nüvelerini burada gösteriyor ve aynı şarkı içerisinde akustik folktan, noise rock benzeri enstürmental kopuşlara, bunlardan klasik rock formatına ondan da salt vokal dışında hiç bir ses duymadığımız "müzikli şiir okumalarına" kendisini atabiliyor, albüm için de benzer şeyler söylenebilir, albümü açan the pull genel olarak akustik folk gibi başlayan ancak hiç beklemediğiniz anda dünyanın en büyük kapanışını yapıyormuş havasına giriverebilen bir şarkıyken, the drums salt davulların neredeyse bir geçit töreni bandosu havasında giderken bir anda sanki bu bando zincirleme bir kazaya karışmış gibi kaotik bir hal alabiliyor veya the glow gibi neredeyse neutral milk hotel'den çalıntıymış gibi duran bir "lo fi" havasıyla başlayıp bir anda kendi iç dinamiğine sahip bitmeyen bir soloya dönüşebilen şarkılara bağlanabiliyor.

Ancak sanıyorum albümün ve bu birbirini takip edecek olan üç yazının ( ve albümün) en önemli noktası olan "öykü" bu albümlerin ve tabii ki "it was hot..."'ın en önemli etmeni. bu devam eden öykü zamanla kendi içinde bir anlam kazanmaya başlamış olsa da hiç bir zaman kendini açmamış özellikle de motivasyonu her zaman belirsiz kalmış bir öykü. Olay şu: it was hot..., the glow pt.2 ve mt. eerie, bir karakterin ölümünü kendisine tema seçen üç albüm. Bildiğimiz ise şu; the glow pt. 2 karakterin ölümünü anlatırken, mt eerie işi mistik bir boyuta taşıyarak karakterin ölümünden sonrasını anlatmaktadır. Peki o halde, it was hot'ın anlattığı nedir? Doğruyu söylemek gerekirse it was hot...'ın özlü olarak kendisini takip eden albümler gibi bir öykü anlatmak derdi olup olmadığından emin değilim ancak ölüm temasını ve daha sonraki albümlerde duyacağımız bazı motifleri burada da buluyoruz. The Glow Pt.2'deki deniz motifinin It was hot'ın da temelini oluşturması; "ice", "the glow", "the pull" gibi şarkıların sözleri itibariyle bu anlatı içerisinde yer alıyor olması ihtimali çok yüksek. Ama unutulmamalı ki bu albüm içerisinde bir adet Eric's Trip coverı ( Sand) bir adet de Karl Blau göndermesi ( Karl Blau) barındıran özlü olarak konsept olmayan bir konsept albüm.


Özetlemek gerekirse: It was hot we stayed in the water, belki bu blogu takip edenlerin pek çoğunun ilgisini çekmeyen bir müzik türüne ait bir albüm ( en azından kağıt üzerinde) ancak yine bu satırları okuyan herkesi temin ederim ki Elverum'un projesi ve sırasıyla inceleyeceğim üç albüm de psych'a ilgi duyan herkese hitap ediyor çünkü aynı meraklı ruh, aynı deneycilik kendisini burada da gösteriyor. sanıyorum daha fazlasına da ihtiyaç duymuyoruz. Duymamalıyız.