18 Haziran 2008 Çarşamba

Toad - Toad (1971)

Eski Breyintickıt'çılar yanlarına bir de güzel blues vokali yapabilen eleman bulup Toad'ı kurarlar. Kraut, funk yahut jazz ile zerre etkileşimi olmayan (Brainticket'la alakası yok) bir sound'a da karar kılmışlar; bu sayede Vic Vergeat denen elemanın nasıl canavar gitar bangırdattığını sergileme fırsatı olmuş. Şarkıların hemen hemen hepsinde Ver'great'in stoner a kayan heavy rock gitarına odaklanmış sağlam bas ve vokal işleri göze çarpıyor. Blues tabanlı Blue Cheer'in ilk zamanlarıyla karşılaştırılacak bir çaba İsviçreli babalardan. Saf yeğinlik gerçekten.

Bu ilk albümleri çıkardıkları üç EP'nin en esaslısı. Albümün çizeceği yol ilk parça "Cottonwood Hill"den anlaşılıyor zaten: ağır'sı, blues'cıl ve deneysel'imsi progresif rock. Bu olaylar ikinci albümde biraz daha Status Quo'ymuş, Sperrmüll'müş, o tip saf hard rock gruplarının sounduna kaymış, o da güzel olmuş tabii ancak bu albümde daha bir diyar diyar gezermiş, serbest takılırmış da eğlencenin dibine vururmuş havası var. Neresinden tutsan elinde kalmıyor, Life Goes On misal.. 10 dakika çalmış adamlar jam'i, hiç sırıtmamış, dinlendirmiş hatta Pig's Walk'dan önce. Albüm boyunca bas'la lead gitar öyle güzel iş bölümü yapmışlar ki "stüdyolarda görmeyi özlediğimiz hareketler bunlar" demeden geçemiyor insan. Yorulduklarında birbirlerini dinlendirircesine bir o, bir diğeri ön plana çıkıyor, tabii lead gitar çok daha vurucu olmak kaydıyla. İkisi de sustu mu dingin bir vokal geliyor Beni Joeger'den. The One I Mean'de ise bir ballad havası yakalanmış, dibine kadar akustik gitar filan... Kapanışı ise çok sağlam ve ritimden düşmeyen lead'iyle yine Vic Vergeat yapmış, ben açarım, ben kapatırım demiş, Stay'i çalıp bayram ettirmiş kulaklarımıza. Bu albümün enerjisi kolay kolay erişilemeycek düzeyde yüksek olsa da ikinci albümleri Tomorrow Blue'da gayet başarılı aslında, onu da belirtmek/koymak lazım bir ara. Karakurbağası bunlar, evet...

TOAD

Vic Vergeat / Gitar
Cosimo Lampis / Davul
Werner Fröhlich / Bass
Beni "Benny" Jager / Vokal

TOAD

1 - Cottonwood Hill (8.36)
2 - A Life That Ain't Worth Living (3.29)
3 – Tank (3.28)
4 - They Say I'm Mad (6.47)
5 - Life Goes On (11.58)
6 - Pig's Walk (7.27)
7 - The One I Mean (2.35)
8 - Stay (3.30)

17 Haziran 2008 Salı

Arzachel - Arzachel (1969)

Mahlasların (balkanların değil) esrarengiz grubu Arzachel bu ilk ve tek efsane albümlerini bir takma ad bulutunun ardından altı şarkı içerecek şekilde kaydedip ortaya komuşlar. Otoriteler bu albümü sıklıkla saucerful of secrets'la karşılaştırmaktalarmış, iyi şanslar onlara. Bu progrock şaheseri bence de en az saucerful kadar iyi bir kayıt. Klavye merkezli, harikulade gitar işi ve gudik efektlerle bezenmiş bir İngiliz progressive rock kayıdı...

Mahlasların ardına baktığınızda grubun neyin nesi olduğu ve yaptıkları müzik kafanızda daha iyi oturuyor. Lakin albümün iç kapağında Simeon Sasparella diye bahsedilen kişi Steve Hillage, diğerleri ise sırasıyla Dave Stewart, Clive Brooks ve Mont Campbell'imiş. Steve Hillage, space rock'u yemiş bitirmiş kitabını yazmış bir kişi olarak bu albümden sonra Gong'u kurarken diğer yetenekli abiler de yine Gong'su müzik icra eden Egg'i kuruyorlar. Kadro ve müzik gerçekten sağlam.

Albümü bir tam gün içerisinde kaydetmişler. Hillage ilerleyen yıllardaki röportajlarında albümü eğlence için kaydettiklerini belirtmiş, ki albümün iç kapağını okuduğunuzda bunu anlamak güç değil. Takma adları ve onların yaşam hikayelerini yazarken harbiden eğlenmişler, ortaya da burning and turning bir albüm çıkarmayı ihmal etmemişler. Orta Asya'da Caravan'mış, Gong'muş, Egg'miş, bu tip şeylerin hastasıyım diyenler bu albümü hemen ediniyorlarmış...

ARZACHEL

Basil Dowling (Clive Brooks) / Davul-mavul
Njerogi Gategaka (Mont Campbell) / Bass, Vokal
Sam Lee-Uff (Dave Stewart) / Org
Simeon Sasparella (Steve Hillage) / Gitar, Vokal

ARZACHEL

01 - Garden of Earthly Delights (2.45)
02 - Azathoth (4.21)
03 - Queen St. Gang (4.25)
04 - Leg (5.40)
05 - Clean Innocent Fun (10.23)
06 - Metempsychosis (16.38)

Arthur Lee - Vindicator (1972)

"Forever Changes'ı bu adam yaptı" deyip geçmek yeterli aslında... 2003'de İngiliz NME dergisi gelmiş geçmiş en iyi 6., Rolling Stones da 40. albüm olarak bellemişti Love'ın Forever Changes'ını. Mojo dergisi de tarihin en iyi ikinci psychedelic rock albümü seçmişti yine Forever Changes'ı (bu kadar methiyesini düzdükten sonra o albümü de koymak gerekecek tabi). Arthur Lee de tabii bu efsane abilerin hem şarkılarını yazıp, ham söyleyip hem de lead gitarını öttürdüğü için, psikadeli çevrelerinde önemli bir otorite olarak grubun beyni ilan etmem tepki çekmemelidir. Bu abi aynı zamanda klavye, davul, mızıka gibi temel enstrümanlarda da söz sahibi olduğunu Love öncesi takıldığı bazı session larda göstermiş. Yani bir solo albüm için daha donanımlı olunamaz, göstere göstere geliyormuş Vindicator o zamanlarda...

Arthur Lee'nin Love'dan ayrılması şaibeli bir hadise. Çıkar meselesi deniyor çoğu yerde. Bazıları da Love'ın diğer elemanlarının "adam sabah akşam zom, bir günü bir gününü tutmuyordu diye postaladık" dediğini iddia ediyorlarmış. Velhasıl, Love sonrası çıkardığı ilk albümün bu olduğu kesin. Göbeğini kaşıyan adamın dahi bir Forever Changes beklemeye hakkı olmadığını düşünecek olursak, beklentileri hemen yüksek tutmamak gerekiyor. Zaten bu iki albümün türleri de uymuyor. Love daha saf psikadeli yaparken, Vindicator'da cömert blues etkileşimli bir psikadeli icra edilmiş. Tam bu noktada Hendrix'in ruhunun albümün üzerinde vozul vozul dolaştığını farkediyor insan. Öyle ki, Arthur Lee'yle birlikte bu albümü kaydeden Band-Aid grubunun adını bile Hendrix koymuş.

Looking Glass Looking At Me şarkısının daha ilk saniyelerinden itibaren "aha bu Hendrix" demeyenleri bazı Afrika ülkelerinde akşamdan suya yatırılmış meşe odunlarıyla kovaladıkları söylenir. Looking Glass'le de bitmiyor, albümün tamamı fellik fellik Hendrix etkileşimi kaynıyor. Dinlerken de bu ikisi bi session kaydetseymiş n'olurmuş acaba dedirtmeden de geçirtmiyor. (Arthur Lee ve Jimi Hendrix'in bir sessionları var ama çok zibidilermiş o zaman, olgunluk dönemlerinde kaydetmelerini yeğlermişiz).

Vindicator'a Arthur Lee'nin çöküşünün semboludür diyenlerin albümü dinlerken akıllarından ne geçiyor anlamak mümkün değil. Harikulade keyifli, baştan sona kötü şarkı nedir bilmeyen dumanlı bir albüm bu. Geviş getire getire ilerleyip buram buram Hendrix kokan riffleri ve sağlam altyapısıyla Vindicator mideye indirilesi bir albüm. Bir de Arthur Lee'nin gudiklik olsun diye "You Can Save Up To 50%, But You're Still A Long Ways From Home" adını koyduğu bir 10 saniye var ki adıyla gönülleri fethediyor. Love VE Hendrix seviyorsanız yazıyı okumadan bodos girişmişsinizdir zaten, Love VEYA Hendrix seviyorsanız da albüme bodos girişmeniz elzemdir...

VINDICATOR

First Side:
01 - Sad Song (2:19)
02 - You Can Save up to 50% But You're Still a Long Ways from Home (0:17)
03 - Love Jumped Through My Window (2:55)
04 - Find Somebody (3:44)
05 - He Said She Said (2:15)
06 - Every Time I Look up I'm Down or White Dog (I Don't Know What That Mean) (3:54)

Second Side:
07 - Everybody's Gotta Live (3:29)
08 - You Want Change for Your Re-Run (4:14)
09 - He Knows a Lot of Good Women (Scotty's Song) (3:13)
10 - Hamburger Breath Stinkfinger (2:44)
11 - Ol' Morgue Mouth (0:56)
12 - Busted Feet (Arthur Lee-Charles Karp) (5:01)

Bonus:
13 - Everybody's Gotta Live (Version II) (3:30)
14 - He Knows A Lot Of Good Women (Version II) (3:11)
15 - Pencil In Hand ("He Said She Said"in eski hali) (2:10)
16 - E-Z Rider (Jimi Hendrix) (2:58)
17 - Looking Glass Looking At Me ("You Want Change For Your Re-Run"ın eski hali) (4:06)

16 Haziran 2008 Pazartesi

Flower Travellin' Band - Satori (1971)

Sattori Hanzo adlı Japon kumarhaneler kralının ölümü ardından çıkarılan "Sattori'nin En Sevdiği Müzikler Vol1" isimli plağın kaydı için apar topar Tokyo meyhanelerinden toplatılan çalgıcıların kurmuş oldukları güzide bir gruptur Flower Travellin' Band. Yani birkaç küçük nüans dışında genel hikayeleri böyle kalmış aklımda. Şimdi bir göz atınca farkettim ki o küçük nüans da şu ki, grubu kuran Hanzo değil, Yuya Uchida diye bir prog-rock gurusu. Tabi dönemin meyhanelerine müziğine karşılık gelen müzik de yetmişlerin hemen başında Japonya'ya da bulaşıp fenomenleşmiş olan erken heavy metal görünümlü psikadelik rock olunca benim hikayem de gayet eksiksiz ve doğru oluyor.

Bu capon gençler ilk başta The Flowers kisvesiyle deniz aşırı türküleri(Hendrix-Jefferson Airplane filan) coverlayan bir grup olarak Big Brother & the Holding Company'ye çok yakın bir dizilişle (BB&HC'ye benzettim çünkü bayan vokallerine Capon Joplin -aha uydu bak- deniliyormuş) ortalıklara çıkmışlar. Müziklerinde kullandıkları enstrumanlar tanıdık, soundları tanıdık, vokalleri desen, aksanı gözardı edersen tanıdık; kısaca yakından tanıdığımız 70(+-5 sene)lerin 'heavy pschedelia'sını icra ediyorlar. Ancak bazen bol distorşınlı ama temiz riffleri öyle sert..sert değil de Sabbath'sı bir hal alıyor ki günümüz stonercıları da toplandıkları kıraathanelerde yer yer bu albümü stoner/doom rock/metal'in miladı alian ediyorlar.

Bu albümden özel olarak bahsetmek gerekirse, ki gerekir; FTB'nin en kodumu oturtan, tütün tüttürenler için keyif sigarası yaktıran ve tabii en karakteristik albümüdü olduğu söylenebilir. Hani olur da sokakta biri FTB nedir diye sorar diye cepte bu albümün bi fotografı taşınılmalıdır ki "ahan budur!" diye cevab verilebilsin. 5 tane Satori diye şarkı var içinde (parts I-V). Birincisi yer yer vokaldeki abinin çılgın attığı, sağlam altyapılı, hipnotize edici, albümün geri kalanı hakkında aba altından sopa gösterici bir şarkı olarak kulağa çarpıyor. İkinci Satori, daha oynak daha kıvrak, daha mükemmel. Buralarda adamları takdir etmeye içten içe başlıyorsunuz. Beyin uçurucu gerçekten... Ancak tam şu anda çok pişman oldum. İkinci şarkıya beyin uçurucu diyerek sıfatlarımı nahoşça tükettim ve üçüncü Satori gibi orgazmik ve ilahi bir komed.. yok şarkıya söyleyecek sıfat bırakmadım. Enfes yahu... O parmak yakan taş gibi sololar, uzun bir jam dinlermiş hissi veren geçişler ve acelesi olmayan perküsyonlar...

Dördüncü Satori'ye gelindiğinde yavaş yavaş durgunlaşıyor işler. Durgunlaşmasa da, daha bir Jam yapısına kavuşuyor ve AoxomoxoA'msı bir hal alıyor. Zaten part III'ün güzelliği dördü bir dinlenme safhasına dönüştürüyor. Part IV ise çok olgun ve babalık bir son ihtiva ediyor albüme. İnsan kulağının bir yanından çılgın ata ata girip beyne tesir ederek diğer yanından kendine hayran bıraktırarak çıkan bir albümle karşı karşıyayz. Evet.

Gentleoctopus'un Notu: Bu Satori aynı zamanda "ansızın ve farkında olmadan gelen aydınlanma" manasına geliyo. Albümü dinlerken de zırt pırt ahan da buldum durumuna düşüyorsun. Milletin 1000 yılda yaptığını bu elemanlar tek albüme toplamış. 4. Satori benim en sevdiğim Satori. İnsan kendini asfaltın üzerinde kayarken hayal ediyor.

FLOWER TRAVELLIN' BAND

Akira "Joe" Yamanaka / Vokal, Mızıka
Hideki Ishima / Gitar-Sitarla (kendi icat etmiş arkadaş; modifiyeli sitar gibim)
Jun Kozuki / Bass
Joji "George" Wada / Perküsyon
Nobuhiko Shinohara / Klavye

SATORI

1 - Satori, Part 1 (5:26)
2 - Satori, Part 2 (7:07)
3 - Satori, Part 3 (10:45)
4 - Satori, Part 4 (11:01)
5 - Satori, Part 5 (7:59)

2 Haziran 2008 Pazartesi

Gong - Radio Gnome Invisible Vol. 3 - You (1974)

70’lerin ortalarına kadar tek bir tarza bağlı kalmadan, insanoğlu’nun elinden çıkamayacak kadar nitelikli müzik icra etmiş olan Gong, Radio Gnome Invisible (ki bu albüm serinin son parçası) serisinin ardından fusion olayına ağırlık vermiş fakat etkileyiciğilinden zerre ödün vermemiştir.

Tıpkı diğerleri gibi (bundan evvel yazdığım yazılarda bahsetmiş olduğum gruplar) yeni yeni tanımama rağmen parçalardaki karmaşaya göre sağladıkları sadelik hissi, müziklerini çok rahat sindirmenize olanak tanıyor. Bu albümü bir-iki defa dinleyebilme fırsatım olmasına karşın ilk fark ettiğim şey, RGI serisi öncesi Cantenbury Scene olayından çok “space rock” etkileşimleri oldu. Zaten albümün kapağından da ziyadesiyle belli oluyor fakat bu hissiyata kapılmamı sağlayan parça Hawkwind benzeri synth ve saksafon kullanımıyla Master Builder ve introsu olan Magick Mother Invocation ki albümün ağır toplarından biri. The Isle of Everywhere ise kuşkusuz fusion etkisinin hissedildiği yegane parça.

Asıl kompozisyonların yanında introvari duran üç dakikanın altındaki parçalar albümün genel temposunu dizginlemede gayet başarılılar. A.P.H.P. ve ksilofon solosu (ki şu ana kadar dinlediğim en iyi ksilofon düzenlemelerine sahiptir Gong), Perfect Mystery ve psychedelic ağabeylerle seksi bayan vokallerin düeti albümün en dikkat çekici enstantaneleri.

Yer yer psychedelic, bazen fena halde electronica fakat her daim Gong olan, fusion etkilerini hafif de olsa hissettirmeye başladıkları bir albüm RGI-You. Gentle Giant gibi eğlenceli müzikleri olmasa (fazla psyche ve karanlık) da en az onlar kadar (kimine göre onlardan daha) yetenekli ve bir o kadar multi-enstrumantalist ağabeylerimize saygılar ve sevgiler, ha bu arada ağabeylerimize yazıyorum çünkü “abilerimiz”e yazmama izin vermiyor ms word, neyse iyi eğlenceler.

GONG

Daevid Allen / Vokal, Glissando Gitar
Mireille Bauer / Perküsyon
Tim Blake / Moog & EMS Synths, Melotron
Steve Hillage / Lead Gitar
Mike Howlett / Bass Gitar
Didier Malherbe / Saksafonlar, Flüt, Vokal
Benoît Moerlen / Perküsyon
Pierre Moerlen / Davul, Perküsyon
Gilli Smyth / Vii sesleri, Koro
Shakti Yoni / Şiir & Uzay Fısıltıları

RADIO GNOME INVISIBLE - Vol.3 – YOU

1 - Thoughts for Naught (1:30)
2 - A P.H.P.'s Advice (1:37)
3 - Magick Mother Invocation (2:11)
4 - Master Builder (6:09)
5 - A Sprinkling of Clouds (8:42)
6 - Perfect Mystery (2:25)
7 - The Isle of Everywhere (10:21)
8 - You Never Blow Yr Trip Forever (11:24)

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Quicksilver Messenger Service - Shady Grove (1969)

Psychedelic Rock
’ın yaratıcılarından biri olarak kabul görmüş grup, her ne kadar Jefferson Airplane ve Grateful Dead kadar bilinmese de 1971 senesine kadar piyasaya sürdüğü albümlerle rock müziği etkileyen gruplar arasına girmiştir. Dünyanın en iyi 100 gitaristi arasında olan John Cipollina ve ’70 sonrası albümlerin vokal ve ritim gitaristliğini üstlenen Dino Valente tarafından kurulduğu iddia edilen grubun ilk kadrosu; daha sonraları Jefferson Airplane mutasyonu Jefferson Starship’te göreceğimiz David Freiberg ile grubun dağılışına dek ayrılmayıp sonrasında grubun ismini Quicksilver olarak devam ettiren ikili Greg Elmore ve Gary Duncan’dan oluşmaktaydı. Grubun orijinal kadrosunun son elemanı ise; üçüncü gitarist ve vokalleri de üstlenmiş olan Jim Murray idi fakat ilk albümün kayıtlarına başlanmadan gruptan ayrılarak grubun (1971’e kadar) müzik hayatına quartet olarak devam etmesine neden oldu. 

Psychedelic etkileşimleri ilk albümlerinde sonrakilere nazaran az olarak hissedilen grup, fena halde Jazz etkileşimli bir tarza sahip fakat öyle Fusion denebilecek kadar bariz değil, yumuşak bir dokunuş sadece. Cipollina’nın gitar tekniği yer yer keyboardla birlikte tam Blues moduna sokabiliyor insanı. The Beatles, The Rolling Stones ve Steve Miller Band gibi gruplarla çalışmış olan Nicky Hopkins, sert QMS tarzına organ, çello ve barok müziğin vazgeçilmezi harpsichord gibi enstrumanları ekleyerek, grubun müzikal anlamda ciddi ilerleme kaydetmesine ön ayak olmuştur. Albümün açılış parçası introsuyla Mike Oldfield’ın keyboard düzenlemelerini andırıyor.

Anlayacağınız Hopkins daha ilk dakikadan farkını hissettiriyor. Parça fevkalade derecede klasik bir ritm üzerinde gidiyor fakat Elmore’un davulda inek çanı kullanması parçaya ayrı bir hava katıyor. Flute Song bence albümün en etkileyici şarkısı, Freiberg kompozisyonun yapısı gereği kendini ziyadesiyle göstermeyi başarıyor ve slidelarla karanlık atmosferi daha da karartıyor. Cipollina ve Duncan’ın harmoni yetenekleri ve kullandıkları efektler (tremolo, pitchshifter ve dahası) hiç de küçümsenecek derecede değil. Joseph’s Coat, Edward, The Mad Shirt Grinder ve Flashing Lonesome (özellikle outro kısmı) kesinlikle dinlenilmeli. Bu arada grubun ismi Cipollina’nın anlattığına göre (biraz uzun hikaye gibi, özetliyeceğim) Jim Murray ve David Freiberg’in fikriymiş ve bir gün gelip gruba anlatmışlar. İsmin mantığı grup elemanlarının burçlarından çıkmış çünkü Murray hariç (ikizler) hepsi başak (virgo the servant) burcuymuş fakat iki burcun da yıldızı Merkür ve Merkür’ün diğer bir ismi de Quicksilver (mitolojide tanrıların habercisi olarak geçen) olduğundan yola çıkıp, Freiberg grubun ismini ilk anan şahıs oluvermiş; “Oh Quicksilver Messenger Service”.

QUICKSILVER MESSENGER SERVICE

John Cipollina / Gitar, Vokal
Nicky Hopkins / Org, Piyano, Celeste, Çello, Harpsichord,Klavye
Gary Duncan / Gitar, Vokal, Bass
Greg Elmore / Davul, Perküsyon
David Freiberg / Viyola, Bass, Gitar, Vokal

SHADY GROVE

01 - Shady Grove (3:02) 
02 - Flute Song (5:25) 
03 - Three Or Four Feet From Home (2:59) 
04 - Too Far (4:31) 
05 - Holy Moly (4:25) 
06 - Joseph’s Coat (4:41) 
07 - Flashing Lonesome (5:29)
08 - Words Can't Say (3:23) 
09 - Edward, The Mad Shirt Grinder (9:22)


12 Mayıs 2008 Pazartesi

U.K. - U.K. (1978)

“LB = Lester Bangs (Philip Seymour Hoffman)
WM = William Miller (patrick Fugit)”

LB – Your writing is uh… damn good! It’s a shame you missed on rock’n’roll. It’s over.
WM – Over?
LB – It’s OVER! What you got here just the death rattle. Last gasp. Last grope.


Varoluşları, progresif rock’ın altın döneminin kapandığı bir zamana denk gelen bu süper grubun diğerlerinden farkı o döneme ayak uyduruş biçimlerindedir. New age esintilerinin arasında bir John Wetton vokali, dans ritimlerinin ardında kapkara keyboard synthlerini yürüten Eddie Jobson ve bulundukları gruplara fusion’ı aşılayan efsaneler; Bill Bruford ve Allan Holdsworth bu grupta karşılacağınız süprizlerin başını çekiyor.

Asla sabit kalmayan tarz kimi zaman King Crimson kadar karmaşık olurken, kimi zaman “muzak” derecesinde açılışlara sahip olabiliyor. Wetton o harikule tok sesini hiç bir zaman kotaramadığı kadar dik vokaller ile süslemekten vazgeçmemiş gibi gözüküyor. (Thirty Years) Alan Holdsworth tıpkı Gong’un Expresso II’sinde yaptığı gibi bu albümde de fusion olayının peşini bırakmıyor ve soloları ile can alıcı derecede iyi bir iş çıkartıyor. Gong kadar teferruatlı bir müzik olmamasına rağmen biraz geri planda kalmış gibi duruyor. (Thirty Years harici) Jobson müzikteki New Age etkilerinin yegane mimarı fakat yer yer introlarda Rick Wakeman’ı andırıyor ki müziği şüphesiz domine eden eleman rolünde, Alaska’nın sonunda yarattığı karmaşaya şahit olmalısınız. Elektro keman ile yarattığı atmosfer ve attığı sololar (Time to kill) hakkında pek söz etmeye gerek duymuyorum. Bill Bruford yine oldukça mütevazi, caz tavrından zerre ödün vermiyor.

Gong’un çok sesliliği, King Crimson’ın deneyselliği ya da Jethro Tull’ın vuruculuğunu bulamasak da, o döneme rağmen ziyadesiyle iyi bir biçimde kotarılmış bir albüm “U.K.”, progresif müziğin son çırpınışlarına şahit olmak isteyenlere şiddetli tavsiyemdir. İyi eğlenceler.

U.K.

Bill Bruford / Davul, Perküsyon
Allan Holdsworth / Gitar
Eddie Jobson / Klavye, Elektro keman
John Wetton / Vokal, Bass

U.K.

1 - In the Dead of Night (5:38)
2 - By the Light of Day (4:32)
3 - Presto Vivace and Reprise (2:58)
4 - Thirty Years (8:05)
5 - Alaska (4:45)
6 - Time to Kill (4:55)
7 - Nevermore (8:09)
8 - Mental Medication (6:12)

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Mahavishnu Orchestra - Birds of Fire (1973)

…ihanete uğramış gibiydim, yaklaşık iki senedir kullandığım gözlüğüm, misinası kopmuş ve camı düşerek kullanılmaz hale gelmişti. Gece ne yaptığımı hatırlamasam da hor kullanacak kadar yeni değilim bu konuda! Lakin öğrendiğim; güneş gözlüğünün de faydalı bir şey olduğuydu zira gözlükçüye kadar bana refakat eden o tel güneş gözlüklerine minnettar olduğumu belirtmeliyim.

Karşımızda kaydedildiği zamanın ötesinden bir albüm var, belki de bu zamanın bile... John McLaughlin gibi insansı bir varlık (…sahneye çift boyunlu “Gibson SG”- altı ve on iki telli iki gitarın tek vücutta hayat bulmasıdır- gibi ilahi bir gitarla çıkan) öncülüğünde kurulan grup iki ayrı versiyona sahip, tıpkı Colosseum gibi iki adet albüm yayımladıktan sonra dağılan grup daha sonraki çalışmalarında (Colosseum ile tek farkı aynı isimle devam etmiş olmalarıdır) pek kayda değer işler çıkaramamış olsa da, Inner Mounting Flame ’71 ve Birds of Fire grubun şöhreti yakalamasını sağlayan albümlerdir. Tüm enstrumanların ön planda olduğu ve tüm müzisyenlerin ileri derecede virtüöz olduğu bir grup Mahavishnu Orchestra, progresif rock ve caz harmanıyla müzikte sağlam bir dinamik yakalamış. Bence bunu; neredeyse bir saniye bile sabit kalmayan davul ritmleri ile beyninizi bulandırırken, yer yer deneysel ritmlerle (One Word adlı parçadaki yaklaşık 250 rpm tempolu ritm) parçalara farklı tatlar katan Cobham’a borçlu. Tabi diğer elemanların da katkılarından bahsetmemek olmaz zira Moog ilginç bir şekilde atmosferi oluşturmak yerine gitar ve keman ile solo düellolarda yer alırken, Goodman da Hammerdan altta kalmayarak müziğe senfonik öğelerden çok shred ve mute sololarıyla katkıda bulunuyor. Bunca anormal enstrumantasyonun arasında birazcık geri planda kalmış gibi duran Laird ve bass gitarı, böylesine harmoni çılgınlığının içinde var olması gereken en önemli etkeni yani bass davulu destekleyerek karşıtlığı sağlıyor ve müziğin vuruculuğuna en büyük katkıyı yapıyor.

MAHAVISHNU ORCHESTRA

John McLaughlin / Gitar
Jerry Goodman / Keman
Jan Hammer / Piyano, Moog
Rick Laird / Bass
Billy Cobham / Davul

BIRDS OF FIRE

1 - Birds of Fire (5:41)
2 - Miles Beyond (Miles Davis) (4:39)
3 - Celestial Terrestrial Commuters (2:53)
4 - Sapphire Bullets of Pure Love (0:22)
5 - Thousand Island Park (3:19)
6 - Hope (1:55)
7 - One Word (9:54)
8 - Sanctuary (5:01)
9 - Open Country Joy (3:52)
10 - Resolution (2:08)

2 Mayıs 2008 Cuma

Budgie - Budgie (1971)

Geçen derste parlatma işini doğru dürüst becerememiş olsam da, zamanın değeri hakkında altın bir öğüt niteliği taşıyordu Miyagi ustanın öğretisi. Bu defa daha hazırlıklı ve zamanı doğru kullanarak ve önceden bu fevkalade albümü dinlemiş olarak (!) karşınızdayım.

Bahar alerjimden dolayı sık sık kaşınan ve kanlanan gözlerim beni yavaş yavaş korkutmaya başladı zira “netleme” problemi yaşıyorum. Tabi sorun tamamen gözlerde değil, saatlerce monitöre bakmasını emreden beyin ve o beyni idaren eden aklımda…Dün dışarı çıktığımda resmen hava çarptı, oksijene hasret kalmış ciğerlerim. Bir de malum sandalyem var , dizüstü kullanıcılarına dönecim sayesinde…

Neredeyse dünyayı keşfettiklerine inanacağım İngilizlerin yine bir şey keşfetmiş gruplarından biriyle karşı karşıyayız..1967’de kurulan grup daha ilk albümleriyle başarıyı yakalamış nadir gruplardan, Black Sabbath, Rush, Uriah Heep gibi bir klasmanda incelememizin mümkün olduğu tarzları; heavy metalden progressive rock’a değişiklikler göstermektedir. Yer yer gayet hızlanarak speed metal olayına göz kırptıklarını da belirtmek lazım. Günümüz müziğine bakıldığında da; ağır davul tempoları ve kirli gitar tonları ile sludge metali etkileyen gruplardan biri olduklarını düşünüyorum.

Açılışı yapan Guts; hem sözler hem beste olarak damarlarınıza Budgie sempatisini güzelce aşılıyor. Aynı zamanda hem gitar hem vokal görevlerini üstlenmiş birine göre gayet kompleks partisyonlara sahip Burk Shelley’nin bass gitarı, ayrıca vokalleri en az Geddy Lee kadar ince ve etkileyici. Author hafif açılışına rağmen sonlara doğru gayet ağırlaşıyor velev ki davul duble cross kullanmaktan kaçınmıyor.Nude Disintegrating Parachutist Woman; ismiyle doğru orantılı süresiyle albümün en uzun parçası ve muhtemelen söz yazarının ufak çaplı fantezilerinden biri olan “parçalanan çıplak paraşütçü hatun”; bass ve gitarın aynı soloyu attıkları noktada tavan yapıyor ve ortalamanın bir hayli üstündeki davul ritmiyle , parçayı albümün en hızlılarından biri yapıyor.Bir dakikaya yakın jam introyla açılan Rape of Locks bahsettiğim speed etkisinin en çok görülebildiği parça. Davul temposunun yükseldiği iki noktada 1’er dakikalık sololaru bulunan Tony Bourge agrasyonu dizginlediğini gösteriyor. Parçanın ikinci kısmında da duble cross aksiyonu gözden kaçırılmamalıdır.Homicidal Suicidal kapanış parçası olarak albümü başladığı yerde bitiriyor ve bass ile elektroyu ayıramakta zorlanacağınız derecede ağır gitar tonlarıyla albüm en ağır parçalarından biri olduğu gösteriyor.

BUDGIE

Burke Shelley - Vocal, Bass
Tony Bourge - Gitar
Ray Phillips - Davul

BUDGIE


1 - Guts (04:21)
2 - Everything in My Heart (00:52)
3 - The Author (06:28)
4 - Nude Disintegrating Parachutist Woman (08:41)
5 - Rape of the Locks (06:13)
6 - All Night Petrol (05:57)
7 - You and I (01:41)
8 - Homicidal Suicidal (06:41)

Yes - Relayer (1974)

Miyagi ustanın yeni çırağı bendeniz, cilalama işini bile becerebileceğimi düşünemezken, gentleoctopus tarzı bir parlaklık istedi...bu pek kısıtlı zaman içinde direktman saldırdım yazmaya fekat opera (gözümün nuru) beni yarı yolda bırakarak bana hayatım dersini verdi; "operayla bloga post yazanın burnu boktan çıkmaz" (ya da öyle bir şey)

Bu pek kısıtlı zaman içinde (sanırım 20 dakikadan az kaldı), bu pek nadide grup hakkında bir iki söz söylemem lazım.Sitenin en önemli eksiği, İngiltere'nin gülü, progresif müziğin yılmaz neferleri...birazcık yaşlanmış olsalar da hala aramızdalar, 1-2 haftadır var olan tanışıklığıma rağmen sanki onları senelerdir tanıyormuşcasına hissediyorum. Halbuki diğerleri gibi (diğerlerinden kasıt hepsi oluyor burada...gibi gibi) 70'lerin sonunda onlar da bozulmuş ve popülerliklerini yitirmişlerdi.

Lakin grubun farkı...grubun ta kendisindedir; birbirinden virtüöz sanatçılar öbeği olan Yes, '69 da yayınladıkları "Yes" albümünden itibaren gösterdikleri akıl almaz yetenekleri, bir Beatles klasiği olan (ve ya olmayan) Every Little Thing coverından belli olmaktaydı. Sırasıyla Time and a Word, The Yes Album, Fragile devam eden diskografilerinde asıl darbeyi '72 senesinde yayınladıkları Close to the Edge albümüyle yapmıştır dinleyicelere...Darbe dediysem bir müzikalite atağı. Tüm müzik tarihini özetleyen yegane albüm Close to the Edge bu işi 37 dakika gibi kısa bir sürede halleder...albümün sonunda mutluluk, hüzün, eğlencenin verdiği yorgunluk ve bunun gibi bir sürü anlamlı anlamsız duyguya gark eder insanı...yaa yaa!

Ah dostlar altımdaki sandalyeyi bozulan formundan daolyı kısa süre evvel deri kaplattırdılar. Tutturmuştum ben de burosit isterim diye, al sana burosit...lakin havalar ısındı...deri bir güzel pişirdi tüm takım taklavatı, bundan gayrı yazıma burada son veriyorum, biraz dolaşıcam, ilk yazım olmasından ötürü mazur göreceğinizi umuyor, iyi günler diliyorum.

NOT : Albüm gayet Yes kıvamında , Sound Chaser dikkat edilmesi gereken bir parça, pek Yesvari bir açılışı olmasa da (sanki biraz fazla hızlı ve agresif olmak istemişler) Alan White saygıyı hak ediyor. Steve Howe bu parçada bana Erkin Koray 'ı hatırlattı, nasıl olur da bu adamı zamanında en vasat gitaristlerden biri seçerler aklım almıyor. Patrick Moraz da Rick Wakeman'ı aratmayacak aranjmanlar yapmış , The Gates of Delirium açılışında Close to the Edge tarzı su damlası efektleri ve vokalleri keyboardla harmoni etmesi gayet hoş. Steve Howe ve synth gitarları harikalar yaratıyor. Jon Anderson'ın efsane meleksi sesini yer yer (The Gates of Delirium kapanışına yakın) duyuyoruz çünkü ilk parça dışında genelde tamamen koro halinde vokal kısımları.To be over, Howe ve Moraz işbirliği bu parçada tavan yapıyor. Sitarımsı bir ses var Moraz'ın keyboardunda bu da az evvel Steve Howe'un Erkin Babaya olan benzerliğinin Moraz için de geçerli olduğunu dile getirmeme sebep oluyor.Chris Squire'e gelirsek...sadece döktürüyor... yine introlar ve parçaların yükselişe geçtiği noktalarda o kirli bass tonunu kullanıyor, yine punch tonu köklenmiş vaziyette davulla birlikte akan aksak ritmleri destekliyor ve özellikle Sound Chaser daki hızlı partisyona dikkat etmenizi öneririm...

Yes'i tanımak için eşsiz bir albüm, evet Wakemansız, Brufordsuz olsa da gayet Yes ve gayet (hatta "en" diyelirim) sert bir albüm. İyi eğlenceler

NOT ÜSTÜNE NOT : Maalesef başaramadım ne yaptıysam olmadı a dostlar, saçımı başımı yolacak raddeye geldi, ben benden gittim fakat bu yazılar hizalanmadı , affedin beni!

YES

Jon Anderson / Vokal
Chris Squire / Bass, Vokal
Patrick Moraz / Klavye
Alan White / Davul
Steve Howe / Gitar, Vokal

RELAYER

1. Gates Of Delirium (22:55)
2. Sound Chaser (9:25)
3. To Be Over (9:08)