19 Ekim 2020 Pazartesi

Canned Heat - Canned Heat (1967)

Grup müziği anlayışının değişmeye başladığı 60’lı yılların ikinci yarısında kurulan ve klasik anlamdaki blues müziğini herhangi bir gereksiz modernleştirme çabasına girmeden, olduğu gibi yansıtan Amerikalı grup Canned Heat, türün en başarılı örneklerine imza atmaya başarmış bir grup. Bob “The Bear” Hite ve Alan “Blind Owl” Wilson tarafından kurulan grup günümüzde hala aktif.

Görünümü dolayısıyla The Bear yani Ayı lakaplı Hite ve görme bozukluğunun had safhada olmasından dolayı aldığı Blind Owl yani Kör Baykuş lakabıyla bilinen Alan Wilson birlikte çalmaya başladıklarında ilk dönem sadece barlarda, yerel kulüplerde ve toplu konserlerde performans sergilemişler. 1967 tarihli ve Rock kültürü içerisinde efsanevi olarak tanımlanan Monterey Pop Festivali’nde çalmalarından çok kısa bir süre sonra çıkardıkları ilk albüm Canned Heat ile ise oldukça tanınan popüler bir grup haline gelmişler.

Adını, Tommy Johnson’ın 1928’de kaydettiği Canned Heat Blues parçasından alan grup, blues bağımlısı 2 kurucuya sahip olunca doğal olarak ortaya çıkardıkları işler de blues için oldukça doyurucu ve öne çıkan işler olmuşlar.

Oldukça hareketli Rollin’ and Tumblin’ ile başlayan albümde bu ilk parça melodik oluşunun yanında armonik yapısıyla da öne çıkar. Hemen ardından gelen Bullfrog Blues benzer bir yapıya sahip olmakla birlikte bass gitarla şahlanan, temiz gitar melodisiyle kendinden söz ettirir.

Üçüncü sırada yer alan Evil is Going On adından da anlaşılacağı üzere kötü durumlar üzerine bir parçadır ve benzeri pek çok şarkıda olduğu gibi klasik blues anlayışıyla, gitarlarıyla ve insanı coşturan armonikasıyla albümün en iyilerinden biri olmayı hak eder.

Ağır ritmiyle dinleyeni blues’dan alıp blues’a (depresyona) sürükleyen Going Down Slow’un ardı sıra gelen catfish Blues ise 20’li, 30’lu yılların blues’uyla harmanlanmış intro ile ilgi çekerken devamında tam anlamıyla grup müziğine dönüş yapar.

Kişisel olarak çok fazla ilgimi çekmeyen, ortalama düzeydeki Dust My Broom ile albümde Alan Wilson’ın söylediği tek parça olan Help Me’nin arkasından gelen ve melodik yapısı, ritmik davulları ve Hite’in ara ara yırtıcılaşan vokaliyle kendini dinleten Big Road Blues da albümün en iyileri arasındadır.

Gitar – vokal birlikteliğinin en iyi örneklerinden biri olan Story Of My Life ile bass’larıyla göz dolduran The Road Song ve Rock’n Roll’a saygı duruşu niteliğinde bile algılayabileceğiniz Rich Woman albümdeki son 3 parçadır.

CANNED HEAT

Bob “The Bear” Hite – Lead Vokal (“Help Me” hariç)
Alan “Blind Owl” Wilson – Ritim ve Slide Gitar, Lead Vokal (“Help Me”), Armonika
Henry Vestine – Lead Gitar
Larry Taylor – Bass Gitar
Frank Cook – Davul

CANNED HEAT

1. Rollin' and Tumblin' (3:05)
2. Bullfrog Blues (2:15)
3. Evil Is Going On (2:20)
4. Goin' Down Slow (3:44)
5. Catfish Blues (6:42)
6. Dust My Broom (3:14)
7. Help Me (3:10)
8. Big Road Blues (3:09)
9. The Story of My Life (3:36)
10. The Road Song (3:09)
11. Rich Woman (2:50)

18 Ekim 2020 Pazar

Ticket - Let Sleeping Dogs Lie (1972)

Yeni Zelandalı grup Ticket’ın ikinci ve son albüm incelemesiyle  diskografisini tamamlamış olmak üzereyiz. Eddie Hansen ve Ricky Ball ekseninde gelişen Ticket hikayesi Let Sleeping Dogs Lie albümüyle son buluyor. Daha önce bahsettiğimiz gibi grup psychedelic, progressive, funk ve blues etkilerini içerisinde barındıran bir müzikal anlayışa sahip. Bu ikinci albümde progressive etkilerin biraz daha öne çıktığı görülse de ilk albümdeki Ticket anlayışı burada da devam ediyor diyebiliriz rahatlıkla.

Fakat şöyle ufak bir sorun var ki, aynı yıl içerisinde kaydedilen bu ikinci albüm ilkine oranla daha basit ve yavan kaçıyor. Awake’in ardından “hadi bakalım şimdi ne gelecek” gibi bir düşünceyle albümü dinlemeye kalktığınızda hayal kırıklığı yaşamasanız da etkileyiciliğinin azalmış olduğunun farkına varıyorsunuz.

Kasım 1972'de piyasaya çıkan Let Sleeping Dogs Lie yayınlandığı dönemde pek başarılı bir ivme yakalayamamış olsa da buradan oraya doğru baktığımızda ortalamanın üzerinde bir albüm olarak görünüyor. 

Traffic ve belki biraz da Free etkileriyle başlayan ilk parça Bad Things in This World grubun söz yazarlığı konusunda çok iyi bir durumda olmadığını özetlerken sert gitarları ve etkili baslarıyla öne çıkıyor.

Sakin ve progressive bir yapıya sahip olan Remember to Understand’in ardından üçüncü parça olarak karşımıza çıkan People Going Nowhere kişisel olarak albümün lokomotif parçası. Peşi sıra gelen And The Band Played blues yapısı ve melodik tarafıyla kendini dinletirken, albümün en uzun parçası olan On This Planet insanı rahatsız edip endişelendiren introsundaki etkiyi devamında yakalayamayıp ortalama bir şarkıya dönüşüyor.

Vokal ve bas oyunlarıyla fark edilen Gypsy Rover ile albüme adını veren, inişli çıkışlı Let Sleeping Dog Lies ve “olay bitti, dükkanı kapatıyoruz” havasında başlayıp ilerleyen ve grubun sonunun geldiğini apaçık belli eden kısacık parça We Love Rock’n Roll ile Ticket yolculuğumuz sona eriyor.

TICKET

Eddie Hansen – Lead Gitar, Vokal
Trevor Tombleson – Vokal, Vurmalılar
Paul Woolwright - Bass Gitar, Vokal
Rick Ball – Davul ve Vurmalılar

LET SLEEPING DOGS LIE

1. Bad Things in This World (5:39)
2. Remember to Understand (6:23)
3. People Going Nowhere (5:22)
4. And the Band Played (5:21)
5. On This Planet (7:45)
6. Gypsy Rover (5:35)
7. Let Sleeping Dogs Lie  (4:43)
8. We Love Rock and Roll (1:04)


17 Ekim 2020 Cumartesi

Ticket - Awake (1972)


70’li yılların egzantrik havasından dolayı ortalıkta pek çok müzisyen ve grubun dolaştığını blogu ve Rock müziğin o dönemini takip edenler iyi bilir. Bu çeşitlilikle birlikte dünyanın pek çok yerinden, farklı tarzlarda, farklı türlerde, kimisi iyi kimisi kötü bir dolu albüm piyasaya çıkmış. Aradan seçebildiklerimizle üst seviyede dinlenebilir bir arşiv çalışmasını kişisel olarak ben 25 yılı aşkın süredir (çeyrek yüzyıldan bahsediyorum) yapıyorum ama hala yeni bir şeyler ya da zamanında dinleyip de bulamadığım albümleri buluyorum. Ticket da bu gruplardan biri.

Adamlar Yeni Zelanda’lılar, yani dünyanın bizim için öbür ucu… Ömürleri de diğer bazı gruplar gibi gerçekten çok kısa sürmüş. Sadece 1972 yılı içerisinde 2 albüm çıkarıp sonra dağılmışlar. Hikaye ise kısaca şöyle; Revival grubundan gitarist Eddie Hansen Challange isimli bir grubun son konserlerinde çalmak için davet ediliyor. Konserlerde Challenge’ın davulcusu Ricky Ball ile müzikal anlamda uyuştuklarını ve çok iyi anlaştıklarını farkeden ikili Paul Woolwright ve Trevor Tombleson ile birleşip Ticket ismini alıyorlar.

Hansen ve Ball’un en büyük ortak noktası olan Jimi Hendrix, Traffic ve Crazy Horse hayranlığı grubun müzikal anlayışını belirliyor. Her iki albümde de yukarıda adını verdiğimiz isimlerin tarzlarının birleşmiş halini görüyorsunuz. Ama belirtmekte fayda var, ilk kez dinlenildiğinde insana “bu da ne yahu” ya da “o kadar da iyi değilmiş be” dedirtebilen albümlerdir Ticket albümleri. Ama 2.dinleyişten itibaren bağımlılık yaratan bir psychedelic, acid, funk ve blues olduğu rahatlıkla görülür.

Albümün öne çıkan parçaları Awake, Highway of Love ve Broken Wings. Özellikle Broken Wings’deki gitar oyunları ve blues etkileşimleri ile yavaşlatılmış Hendrix tarzı dinleyeni alıp uzak diyarlara götürüyor. Albümdeki şarkı sıralamasında 1, 2 ve 4 olan bu parçaların arasında bir de 8 dakikalık Dream Chant var ki içindeki progressive etkiler ile Ticket’ı tam anlamıyla özetliyor.

Eğlencelik parça Country High’ın ardından gelen ve gitar oyunlarıyla öne çıkan Reign Away vokal Tombleson’ın özelliksiz sesiyle etkileyici bir havaya bürünüyor.

Son parça Angel of My Mind sıradan gibi algılanan özelliklere sahip görünse de Traffic’ten etkilenildiği açıkça ortaya çıkan, kendi halinde naif ve keyif veren bir parça.

TICKET

Eddie Hansen – Lead Gitar, Vokal
Trevor Tombleson – Vokal, Vurmalılar
Paul Woolwright - Bass Gitar, Vokal
Rick Ball – Davul ve Vurmalılar

AWAKE

1. Awake (5:18)
2. Highway of Love (4:50)
3. Dream Chant (8:11)
4. Broken Wings (6:03)
5. Country High (4:40)
6. Reign Away (5:55)
7. Angel on My Mind (6:33)

Bonus Track

8. Over The Ocean (3:58)


16 Ekim 2020 Cuma

Uriah Heep - The Magician's Birthday (1972)

Uriah Heep’in 5. Albümü olan The Magician’s Birthday de bir önceki albüm Demons and Wizards gibi konsept bir albümdür. Demons and Wizards’ın yayınlanmasının hemen ardından 1972 yılının Haziran – Temmuz aylarında Ken Hensley’nin yazdığı kısa bir öyküye dayanır. Adından da anlaşılacağı üzere bir büyücünün doğum günü üzerine şekillenen albümde parçalar birbirini tamamlıyor.

Albüm kapağı yine bir önceki albümde olduğu gibi dönemin bu iş alanında en ünlülerinden ve rağbet görenlerinden biri olan Roger Dean tarafından tasarlanmış, ki zaten kapağa bakınca hemen anlıyorsunuz  Roger Dean’den çıkma olduğunu.

1971 yılını oldukça hareketli geçiren grup ardı ardına yayınladığı Salisbury ve Look At Yourself albümleri ile çıktıkları bir dolu konserin ardından daha da hareketli bir yıla girmişler ve yılın ilk yarısında 1 ve ikinci yarısında 1 albüm olmak üzere 2 albüm daha yayınlamışlar. The Magician’s Birthday albümü Eylül ve Ekim ayları boyunca kaydedilmiş ve Kasım ayında da piyasaya sürülmüş. Hal böyle olunca insanın aklına ilk “1 yılda 2 albüm kaydediyorlarsa çok da iyi değildir bu albümler” gibi bir fikir geliyor. Ama değil hem de hiç değil! Hatta o kadar değil ki yayınlandıktan 2 ay sonra Ocak ayında RIAA (Recording Industry Association of America) tarafından Altın Plak ile ödüllendiriliyor albüm. Bu da 500.000 satış rakamını geçtiği anlamına geliyor.

Sunrise gibi yıllara meydan okuma niteliği olan, progressive’i heavy ile birleştiren bir parçayla başlayan albüm bana her zaman biraz “cıvık” gelen Spider Woman ile devam eder. Gerçi parçanın Rock’n Roll’un hakkını verdiğini belirtmeden de geçmeyelim.

Daha iddiasız gibi görünen ama albümün en iyi parçalarından olan Blind Eye melodik yapısı ve Mick Box gitarlarıyla öne çıkar. Byron’ın yumuşak ama yırtıcı vokalini de atlamamak gerekir.

Birden fazla melodisi, iniş çıkışları ve enstrümanların yüksek kaliteli kullanımıyla öne çıkan Echoes in the Dark albümün ortasında bir anda havayı değiştirme yeteneğine sahip olduğunu gösteren bir parçadır.

Kısa bir ballad olan Rain albümün 5. Parçası olarak karşımıza çıkar. Yumuşak yapısı, naif görünümüyle insanı fazlasıyla etkiler. Bu tip parçalarda özellikle öne çıkan David Byron vokali de bizi alır götürür. Bu parçada kullanılan tarzın benzeri daha sonra Easy Road parçasında da kullanılır.

Synthesizer ve gitar’ın güzel bir bileşimi olan Sweet Lorraine’de doğal olarak Hensley ve Box öne çıkar. Bu arada bu parçanın tarzı daha sonraları Amerika’da kurulacak olan Kansas’ın tarzına çok benzer.

7.parça Tales ise tarzların, seslerin ve enstrümanların bir birleşimidir. Heavy Rock’dan Space’e, slide’lardan akustiklere pek çok ilginçliği içinde barındırır.

Ve albüme adını veren parça The Magician’s Birthday… Özünde karmakarışık bir parçadır. Tales’de olduğu gibi pek çok farklı şey iç içe geçmiştir. Ama bu o kadar iyi bir şekilde yapılmıştır ki 10 dakikanın nasıl geçtiğini anlayamazsınız. Yavaşlar, hızlanır, sessizleşir, boyut değiştirir, iner, çıkar, dağılır, toparlanır ve ortaya Heavy Progressive Rock’ın en iyi örneklerinden biri çıkar.

URIAH HEEP

David Byron - Lead Vokal
Ken Hensley – Klavye, Gitar, Moog Synthesizer ve Vokal
Mick Box - Lead Gitar, Akustik Gitar, Vokal
Lee Kerslake – Davul ve Vurmalılar
Gary Thain - Bass Gitar, Vokal
& Brian Cole – Gitar (Tales)

THE MAGICIAN'S BIRTHDAY

1. Sunrise (4:04)
2. Spider Woman (2:25)
3. Blind Eye (3:33)
4. Echoes in the Dark (4:48)
5. Rain (3:59)
6. Sweet Lorraine (4:13)
7. Tales (4:09)
8. The Magician's Birthday (10:23)

BONUS TRACKS

09. Crystal Ball (Out-Take And Previously Unreleased Version)
10. Silver White Man (Out-Take And Previously Unreleased Vocal Version)
11. Proud Words (Previously Unreleased Alternate Version)
12. Echoes In The Dark (Edited Version-Previously Unreleased)
13. Rain (Edited Version-Previously Unreleased)
14. Happy Birthday (Previously Unreleased Version)
15. Sunrise (Single Edit-Previously Unreleased)
16. Gary's Song (Out-Take-Previously Unreleased)
17. Silver White Man (Instrumental Out-Take)

15 Ekim 2020 Perşembe

Uriah Heep - Demons And Wizards (1972)

Demons And Wizards
Pandemi’nin bilmem kaçıncı gününe girdiğimiz şu saatlerde, Covid-19 sorunsalını bir kenara bırakıp (bırakıp diyorum zira blogu takip eden ya da bir şekilde bulanların zaten yeterince korunduğunu düşünüyorum) keyfimize bakalım modundayım bugün de.

70’li yılların öne çıkmayı, hak ettiği yeri bulmayı tam anlamıyla başaramamış grubumuz Uriah Heep’in kronolojik sıralamada 4. Olan albümü Demons and Wizards, yukarıda bahsettiklerimizi biraz aşarak Heep’i daha bilinir hale getiren albümlerdendir.

Özellikle de albümün üçüncü parçası Easy Livin’ in bu konudaki etkisi yadsınamaz düzeyde. Kısa, az ve öz yapısıyla Rock, Rock’n Roll, Heavy Rock ya da siz her nasıl tabir ediyorsanız o tarzın en bilinen, melodik şarkılarından biridir.

Grup elemanı değişikliklerine ara vermeden devam eden grupta, bir önceki albüm Look At Yourself’teki iki eleman Paul Newton ve Iain Clarke ayrılıyorlar ve yerlerine davulda Lee Kerslake, bass gitarda ise Gary Thain geliyor. Kerslake aradaki bazı ufak tefek ayrılıkları saymazsak 2007 yılına kadar Heep’in davulcusu olarak kalmayı başardı. Bassist Thain ise daha alacak çok yolu varken1974 yılı sonlarına doğru eroin overdose’u sayesinde hem gruptan hem de hayattan ayrıldı. Ama moralinizi bozmayın, çünkü Heep ile birlikte 3 albüm kaydetme şansı yakaladı.

Dönemin yapısına uygun olarak konsept albümlerden biridir Demons And Wizards. Baştan sona ana hikaye etrafında dönerek bütünleşen farklı parçalardan oluşur. Mart - Nisan aylarında kaydedilen albüm 19 Mayıs 1972'de yayınlanmıştır.

Albümün açılışı, daha sonraları Hensley’e lakap olarak atfedilen Wizard ile başlar. Akustik girişiyle sakinlik izlenimi yaratan şarkı beklenmedik bir anda daha sert bir yapıya bürünür.

Ardından gelen Traveller in Time sert girişiyle nereye varacağını daha başından belli eder. Hensley’nin klavye oyunları, Box’ın ona ayak uyduran gitarları ve Byron’ın iç tırmalayan vokaliyle kulaklarda bayram havası yaratır.

Az önce bahsettiğimiz Easy Livin’ albümde üçüncü sıradadır. Hızlı, sert ve melodik yapısıyla öne çıkar.

Sonraki şarkı hiçbir şeyi ile olmasa sadece adıyla bile kendinden yeterince söz ettirebilir; Poet’s Justice. Başta düz ve hatta tek düze gibi görünse de 4 dakika içerisinde neler yapılabileceği hakkında güzel bir ders niteliğindedir.

Yıllardır hala kategorilendiremediğim Circle of Hands, albümün 5.şarkısı. Şarkı ballad izlenimi yaratırken, armonik bir sertliğe bürünür. Ana yapıdan kopup farklı bir yerlere gider. Başladığı yer ile bittiği yer belli olmaz. Kişisel olarak albümün en iyi parçasıdır diyebilirim.

Ama ne zaman böyle iddialı laflar etsem ardından da kalakalırım böyle. Çünkü sıradaki şarkı olan Rainbow  Demon da en az bir önceki gibi albümü öne çıkaran şarkılardan biridir. İnsanda sanki bir ritüele eşlik etmesi gereken parça izlenimi yaratır sıklıkla.

Her albümde bana yabancı gelen, albümde ne işi olduğunu düşündüğüm bir şarkı mutlaka vardır ki bu albümün “o” şarkısı da budur; All My Life. Üzerine diyecek çok bir şeyim yok! Dinleyince anlarsınız.. Kötü değil ama “bunun burada ne işi var yahu..?”luk bir parçadır kendisi.

Son iki şarkı Paradise ve The Spell albümde 2 ayrı şarkı olarak yer alsa da aslında devam eden tek ve uzun bir parçadır. Paradise’ın bittiği yerde The Spell başlar. Akustik giren Paradise melodik bir noktada The Spell’e dönüşür, The Spell de melodik yapıyı aradaki özellikle klavyeden beslenen seslerle farklılaştırır.

URIAH HEEP

David Byron - Lead Vokal
Ken Hensley – Klavye, Gitar, Vurmalılar ve Vokal
Mick Box - Lead Gitar, Akustik Gitar, Vokal
Lee Kerslake – Davul ve Vurmalılar
Gary Thain - Bass Gitar, Vokal

DEMONS AND WIZARDS

1. The Wizard (2:59)
2. Traveller in Time (3:26)
3. Easy Livin' (2:37)
4. Poet's Justice (4:14)
5. Circle of Hands (6:27)
6. Rainbow Demon (4:30)
7. All My Life (2:46)
8. Paradise / The Spell (12:41)

BONUS TRACKS

9. Why (Previously Unreleased Extended '72 Version)
10. Rainbow Demon (Previously Unreleased Single Edit)
11. Proud Words On A Dusty Shelf (Out-Take)
12. Home Again To You (Demo-Previously Unreleased Version)
13. Green Eye (Previously Unreleased Demo)


14 Ekim 2020 Çarşamba

Uriah Heep - Very Eavy Very Umble (1970)

Very Eavy Very Umble
Zamanın olduğundan daha hızlı akıp gittiği yeni normal bir çağa alışmaya gayret gösterdiğimiz şu günlerde baktım ki blog uzun süredir atıl bir durumda kalmış. Biraz canlandırmanın hiçbir zararı olmayacağı gibi pek çok kişiye de faydası olabilir!?

Demir Kelebek Gereksiz İşler Kulübü içerisindeki gereksiz Ar-Ge çalışmalarının temelini oluşturan Back to Roots (köklere dönüş) kavramı kapsamında işin başladığı yerlerden birine doğru yola çıkıyoruz… Uriah Heep ve Very Eavy Very Umble.

Spice, Toe Fat ve The Gods deneyimlerinin ardından oluşan Uriah Heep’in 69 Haziran’ı ile 70 Nisan’ı arasında kaydettiği bu ilk albüm 13 Haziran 1970 tarihinde piyasaya çıkmış. Sonraki albümlere oranla farklı bir havaya sahip. Daha sert, daha blues, daha farklı. Ama bu farklılık grubun bütün haline gelmesinden hemen önce yapılmış bir albüm olmasından kaynaklanıyor. Hatta durum o kadar garip ki önceki ve sonraki davulculara ait kayıtlar aynı albümde yer alıyor.

Ana kadronun yani Byron, Box, Hensley üçlüsünün müzikal yetenek ve tasarıları fazlaca ortaya çıkmış durumda. Mick Box ve Ken Hensley’nin blues etkileri, David Byron’ın kendine has tonu ve vokal tekniğiyle birleşerek keyif veren bir albüme dönüşüyor.

Açılış şarkısı Gypsy kısa bir çingene hikayesini anlatıyor. Çingene kızına aşık olan adamın dilinden anlatılan hikayede adam, kadının babasıyla iktidar savaşına girmek zorunda kalıyor.

Hemen ardından gelen Walking in Your Shadow sonraki albümleri simgeleyen bir yapıya sahip olsa da Gypsy gibi bi parçanın arkasından gelmek gibi bir şanssızlığa sahip. Parçanın üst düzey kalitesine rağmen Gypsy’nin “daha” olması onu geride bırakıyor.

Heep ile özdeşleşen parçalardan biri ve albümde üçüncü sırada yer alan Come Away Melinda aslında bir cover yani yeniden yorumlama yapılmış bir şarkı. Fred Hellerman ve Fran Minkoff tarafından savaş karşıtı sözlere sahip bir şarkı olarak yapılan Melinda ilk kez Harry Belafonte’nin 1963 tarihli Streets I Have Walked albümünde yer almış. Daha sonraları da defalarca yeniden yorumlanmış ki bu yorumların en iyilerinden biri Uriah Heep versiyonudur.

Ve albümün blues açısından medar-ı iftiharı Lucy Blues. Hensley’nin piyano hareketleri ve Box’ın sakin gitarı Byron’ın muhteşem sesiyle birleşince ortaya çıkmış. Heep’in daha sonraki albümlerinde yer alacak parçaların tamamından ve tamamen farklı, özel bir parçadır.

Rock müziğin belki de en iyi introlarından birine sahip olan Dreammare, peşi sıra gelen melodik yapısı Byron vokaliyle değişik şekilde bölünen Real Turned On ve bambaşka yapısıyla, baştan sona keyif veren, insanda çayırda çimende canhıraş bir şekilde koşma isteği uyandıran I’ll Keep On Trying son parça Wake Up (Set Your Sights)’a hazırlık gibidir.

Heep, Wake Up ile hem albüme hem de müzikal anlayışına sert bir darbe vurup konuyu kapatır. Sonraki albüm Salisbury’de her şeyin farklı olacağının sinyallerini verir. 

URIAH HEEP

David Byron - Lead Vokal
Ken Hensley - Org, Slide Gitar, Mellotron, Piyano ve Vokal
Mick Box - Lead Gitar, Akustik Gitar, Vokal
Ollie Olsson – Davul ve Vurmalılar (Dreammare, Lucy Blues hariç)
Paul Newton - Bass Gitar, Vokal
Alex Napier – Davul ve Vurmalılar (sadece Lucy Blues ve Dreammare)
Colin Wood – Klavye (Come Away Melinda & Wake Up)

VERY EAVY VERY UMBLE

1. Gypsy (6:38)
2. Walking in Your Shadow (4:30)
3. Come Away Melinda (3:48)
4. Lucy Blues (5:08)
5. Dreammare (4:37)
6. Real Turned On (3:39)
7. I'll Keep On Trying (5:27)
8. Wake Up (Set Your Sights) (6:20)

Bonus Tracks

9. Bird Of Prey (US Album Version)
10. Born In A Trunk (Mix 3-Previously Unreleased Vocal Version)
11. Come Away Melinda (Previously Unreleased Version)
12. Gypsy (Extended Mix-Previously Unreleased Version)
13. Wake Up (Set Your Sights) (Previously Unreleased Version)
14. Born In A Trunk (Previously Unreleased Instrumental Version)
15. Dreammare (BBC Session)
16. Gypsy (BBS Session)


1 Aralık 2017 Cuma

Speed, Glue & Shinki - Eve (1971)

Shinki Chen denildiğinde kırmızı gözleri sigara dumanının arkasından parıldayan bir adam görüntüsü çakmıyorsa zihinde, en azından bu yazı içeriği merak uyandırır diye umuyorum.

Aslında ikinci albümlerini tanıtmayı planlıyordum. Grupla aynı isimli, 14 ile 17 şarkı arasında değişen versiyonları bulunan 2'li LP. Ama ani bir kararla ilk albüm Eve istikametine yöneldim.

Açılışı, sanki albümün ortalarında herhangi bir şarkı tavrıyla başlayan Mr. Walking Drugstore Man ile yapılmış. Zaten uzun zamandır bilinen bir ritme devam ediliyormuş gibi. Yadırganmıyor ve çaktırmadan adanın iç kesimlerine davet ediyor dinleyicisini. Tamam vokal bir miktar değişik tınlıyor ister istemez ama müzik de Japonya'dan bize ulaşmış gibi değil. Joey bu şarkıda ara ara yamulan vokaliyle nerelerde dolaştığını ve grubun ismindeki "Speed" 'in nerden geldiğini açıkça belli ediyor.

Big Headed Woman ile ise davul gitara fon olmaktan kurtulmaya başlıyor. Uzadıkça sıkacağına denemelerle renkleniyor.
  
Shinki ile başlattım yazıyı, çünkü gitarda o olmasaydı Speed ve Glue kafasıyla üzerine yazılacak pek bir şey bulamayacaktım muhtemelen. Sahnede en net parıltı Stoned Out Of My Mind ile görünür hale gelecek diyebilirim. Sözler artık ne var ne yoksa anlatır halde.

Buradan bir zaman makinasıyla 1971'e adımlamak ve herkesi ağaçlarda sallandırmak oldukça kolay. Ama günün koşulları demesek de ilk albümdür, acemiliktir şeklinde tanımlayabiliriz en azından.
Çok eleştiri alan uyuşturucu takıntıları bir yanda, Shinki güzellemeleri ve Japonya'nın Hendrix'i şeklindeki iddialı yakıştırmalar diğer yanda.

Üzücü olan albümün bir yerde ehh dedirtmesi evet. sonuçta başyapıtlar beklenmese de Ode To The Bad People oldukça sıradan, ara ara güzel sololar atılmamış olsa direkt geçeceğim. M Glue ise fena halde zorlama.

Son iki şarkıda kısa zaman için de olsa görünen o çok ufak parıltının izini sürüyorum. Ama Joey o kadar aşırı, o kadar abartı ki hikayeyi bilmesem de sonrasını net şekilde tahmin edebilirdim açıkçası.
Kapanış değil aslında bir son gibidir Someday We'll All Fall Down. Aldığınız ucuz ürüne aynı ucuzlukta bir eşantiyon ilave edilmiştir sanki.

Peki madem o kadar da şahane bir şey değil neden bu kadar anlattım? Öncelikle beğeninin kriterleri değişkendir. Benim bayıldığım kimseye tatlı gelmezken önemsemediğim hoşa gidebilir. Bu bir ihtimaldir ve benim için diğer ihtimaller kadar değerlidir. Korunaklı, değişime kapalı ve takıntılı olmayı şahsen sevmiyorum. Belki yine bir kişi de olsa yeni bir şey duymak isteyebilir diye düşünüyorum. Buraya bir yazı yazarken albümü en az 3-4 kez dinliyorum. Ek bir bilgi, fikir, yorum denk getirebilme hevesiyle uzun uzun geziniyorum internette. Elemanların hayatını, doğdukları yerleri inceliyorum biraz. Varsa röportaj, eleştiri tadında bir kaç şey okuyorum. Eski-yeni resimlerine bakıyorum. Ve çoğunlukla bir kaç günde ancak tamamlanıyor yazı.

Bu yazıyı yazarken Speed, Glue & Shinki hakkında zehir zemberek bir Julian Cope yazısına denk geldim. Bir yerlerde de the Teardrop Explodes yerden yere vurulmuştur mutlaka, dünya böyledir.
Bazen tek bir satır söz, beklenmedik bir davul ya da alakasız bir melodi sevdirir kendini en kötü müziklerde.

En kötü içerisinde de sevilesi bir şeylere denk gelmeniz dileğiyle.

SPEED, GLUE & SHINKI

Shinki Chen- Gitar
Masayoshi Kabe - Bas Gitar
Joey Smith (Pepe) - Davul, Vokal

EVE

01. Mr. Walking Drugstore Man (05:23)
02. Big Headed Woman (06:10)
03. Stoned Out Of My Mind (05:59)
04. Ode To The Bad People (04:53)
05. M Glue (02:43)
06. Keep It Cool (04:17)
07. Someday We'll All Fall Down (05:23)

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Robert Wyatt - Rock Bottom (1974)

Bu yazıya başlamak üzere pek çok farklı cümle denedim, kimi ökyüleyici kimi betimleyici tavırlar almak derdinde olan bu cümlelerin hiç biri veremek derdinde olduğun hissi vermeyi beceremediler (veya en azından bana öyle geldi) bunun iki nedeni olabilirdi: Ya gerçekten çok ama çok kötü bir yazardım ya da anlatmak derdinde olduğum şeyin bende yarattığı duygu öylesine yoğun öylesine kendine has bir şeydi ki bunu üçüncü bir kişiye aktarmak imkansız bir çabaydı.

Sanıyorum kendini beğenmiş doğam bu nedenlerden ikincisine yönelmemi sağlıyor. Ama bunun bir önemi yok çünkü Rock Bottom kişiye yukarıdaki her iki duyguyu da hissettiren bir albüm. Yani dinleyenine hem gerçek anlamda biricik bir anlatı öznesi olarak kendini tanıtıyor hem de onunla oldukça kişisel, özlü bir bağ kuruyor ve ördüğü bu kozanın içerisine hiç bir şekilde üçüncü bir kişiyi almıyor.Eğer durum böyleyse, neden bu yazıyı burada bitirmiyorum? Bitirmiyorum çünkü tüm bunlara rağmen kendisinden bahsetmek mümkün, nesnel değil ama tamamen şahsi bir şekilde....

1973 senesinde Robert Wyatt'ın geçirdiği trajik kaza nedeniyle felçli kalmasından sonra kaydedilen Rock Bottom'un "neyi anlattığı" yayınlandığı yıldan beri rock müzik çevrelerinde eğlenceli bir tartışma konusudur. Zira hem dönemin müzik algısının yarattığı "konsept albüm" fetişi hem de albümdeki eserlerinin birbirine nazire eden yapısı bu konsept albüm tartışmasını ateşlemektedir. Ve genelde işaret edilen nokta da Wyatt'ın kazasından sonra kaydedilmiş olması dolayısıyla, albümün, Wyatt'ın durumuyla yüzleşmesini anlattığıdır.
Bu fikre karşı çıkanlar ise argümanlarını Wyatt'ın albümdeki şarkıların sözlerinin kazadan önce yazıldığıyla ilgili açıklamasına bağlarlar. Albümün sözleri pekala kazan önce yazıldıysa bile açık olarak biliyoruz ki şarkıların besteleri ve düzenlemeleri kaza sonrası yapılmış, hatta Wyatt'ın kaza sonrası tuşlu müzik aletlerine yönelmesinde o dönem sevgilisi olan Alfreda Benge'nin büyük etkisi olmuştur. Albümün kayıtlarına başlanmadan önce Wyatt yalnızca üç şarkının ( Last Straw, Sea Song, Alfib) sözlerini ve temel müziğni yazmıştı, yani aslında albümün neredeyse tamamının Wyatt'ın kazasından sonra derlenip toparlandığını söylersek gerçeğin çok da dışına çıkmış olmayız.

Albümün müzikal örgüsüne baktığımızda kafa karışıklığı, tekrar, belirsizlik gibi temaların öne çıktığını görüyoruz (bu yazının özünde öznellik olduğunu lütfen unutmayalım) özünde bir aşk şarkısı olan yoğun synth duvarlarıyla örülü Sea Song'un sonunda Wyatt'ın bir anda düpedüz inleme başlaması, biri içten bir aşk şarkısı olan ve içten bir melodi aracılığıyla ilerleyen( fondaki sürekli sayıklamaya da ayrıca dikkatinizi çekerim) ancak devamında adeta bu aşk şarkısının tepetaklak edilmesi ile aynı ritm düzeni üzerine tekrar eden organ ve synth sesleri ve saksofonlar ile kurulan alfib ve alfie'in (Alfreda Benge'nin adının kısaltılmasıyla oluşturulmasıdır) tonlarındaki karşıtlık yine benzer bir şekilde Little Red Riding Hood Hit the Road ile Little Red Robin Hood Hit the Road arasında da görülebiliyor; ilk şarkı Mongezi Feza'nın trompet izi ve Wyatt'ın inlediği bir vokal izi tersten çalınırken piyano izinin ise Wyatt'ın tersten çalınan vokal izine eşlik eder biçimde normal çalındığı ve hepsinin üzerine Wyatt'ın yine tersten vokalini dinliyoruz, ancak şarkının sonunda vokal izi tekrar anlaşılabilir hale geliyor ve özür dileyen bir Wyatt ile karşılaşıyoruz:

" Sana neden zarar verdim, sana zarar vermek istemezdim" cümleleri daha sonra albümün son şarkısı Little Red Robin Hood Hit the Road'da da duyacağımız bir dörtlüğe yol veriyor ancak Little Red Robin Hood Hit the Road'da adı geçen dörtlüğe gelene kadar yaptığımız yolculuk çok daha farklı, bu sefer tersten çalınmış izler yok, bu sefer Wyatt'ın vokali ve Mike Oldfield'ın agresif elektrik gitarıyla karşı karşıyayız ve sözler özür diler bir tondan çok daha uzaklar "başımdan yaralandım, işleyen kemiklerimden yaralandım, parçalanmış telefondan kalanlarla televizyonu parçalıyorum, küçük ekmek somununun kırıntıları için mücadele ediyorum, istiyorum, istiyorum ver onu bana" kulaklarımızda yankılanan cümlelerden bazıları bu kuşkusuz ne sea song veya alifib gibi bir aşk şarkısı ne de little red riding hood gibi iyi niyetli bir adamın ağzından çıkan sözleri içeren bir şarkı...

Albümü kapayan Little Red Robin Hood ile birlikte albüm de kafa karıştıran bir şekilde son buluyor. Peki ne dinledik? Bir adamın yaşadığı bir travmaya dair otobiyografik nitelikler barındıran bir eser mi, bütünüyle aşık olduğu kadına adadığı bir albüm mü, alakasız sırf sanatsal dursun diye denenmiş bir yığın anlamsız deney mi? Cevabı bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey, dinlediğimiz şeyin içtenliği. Rock Bottom'u ilk dinlemeye başladığımda albümden nefret edeceğimi düşünmüştüm ancak Sea Song'un kapanışı ve Wyatt'ın inlemeleri kulaklarımda yankılandığında ne kadar yanıldığımı anladım ve aynı süreci bu albümdeki tüm şarkılar için teker teker yaşadım (belki The Last Straw hariç) bu artık gözümde ne bir art rock albümü ne bir prog. rock albümüydü, bu albüm gerçek anlamda dibine kadar keşfettiğim ve her seferinde sanki ilk defa keşfediyormuş hissiyle tekrar geri döndüğüm ve ne zaman kendimi dipte hissettsem geri dönme ihtiyacı hissettiğim güçlü bir ilaç oluvermişti. Rock Bottom sadece Rock müzik ile ilgilenenlerin değil, insan olma şansına erişmiş herkesin en azından bir kere dinlemesi gereken bir albüm.

Ekip:

Ivor Cutler - vokal
Alfreda Benge - vokal
Mike Oldfield - elektrik gitar
Mongezi Feza -trompet
Gary Windo - klarnet
Fred Frith - viyola
Richard Sinclair - bas gitar
Hugh Hopper - bas gitar
Laurie Allan - davul
Nick Mason - prodüktör
Robert Wyatt - gitar, vokal, perküsyon

ROCK BOTTOM

1. Sea Song (6:31)
2. A Last Straw (5:46)
3. Little Red Riding Hood Hit the Road (7:38)
4. Alifib (6:55)
5. Alife (6:31)
6. Little Red Robin Hood Hit the Road (6:08)

23 Nisan 2017 Pazar

IQ - Tales From the Lush Attic (1983)

80'li yıllar Progressive Rock'ın hem ölümünün ilan edildiği hem de hala canlı olduğunu kanıtlamaya çalıştığı yıllardı. 1980 yılında Genesis "Duke" ile bir yandan Phil Collins'e ilk defa ipleri veriyor gibi gözükürken öte taraftan tarihinin ikinci çok bölümlü destan eserini (epic) ortaya koyuyordu. 1981'de King Crimson "Discipline" ile geri dönecek ama bu dönüş alışılıp sevilmiş Crimson çalışmalarından çok farklı olacak "New Age'leşmiş" bir Crimson ile karşılaşılacaktı. Öte tarafta hepimizin bildiği üzere 70'li yılların sonunda bir punk kalkışması yaşanmış 80'li yıllarla birlikte ana akımdaki yerini post-punk'a oradan new romantics denilen akıma bırakarak farklı formlarda geleneksel rock sesini dönüştürmekle bir nevi yapıbozuma uğratmaktaydı...

Tüm bunların arasında Britanya'da ise yeni nesil bir progresif rock sahnesi türemekle meşguldü. Özellikle İskoçya ve İngiltere'den çıkan gruplar ardı ardına Britanya'nın yeraltı kulüplerinde adından söz ettirmeye başlamış, müzik şirketlerinin ilgisini çekmişlerdi. Neredeyse bir kuralmışçasına Peter Gabriel dönemi Genesis'inden etkilenen ve bunu gizlemekten hiç çekinmeyen bu gruplar daha sonra "neo progresif" denilen etiket altında incelenecekti. 1983 yılında çıkan Tales From the Lush Attic ne progresif sahnenin çıkardığı ilk albümlerden biri olma özelliğini taşır ve sadece IQ'nun müziğine değil neo progresife de iyi bir giriş albümüdür.

Albümde beş şarkı yer alıyor, bunlardan ikisi "destan eser" olarak adlandırabileceğimiz The Last Human Gateway ile The Enemy Smacks. Bu şarkıların ilki oldukça iyi kurulmuş bütünlüklü bir eser olmakla birlikte yer yer Genesis'in Supper's Ready'sini hatırlatıyor. Özellikle vokalist Nicholls'ün tarzı bu alt-türün tüm gruplarına yöneltilen "Peter Gabriel kopyacılığı" ile damgalansa da ben Nicholls'ün sesinin kendine has bir üslubu olduğuna inanlardanım. The Enemy Smacks daha çok uzatılmış bir şarkı gibi dursa da oldukça eğlenceli ve karanlık bir tona sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki uzun şarkının yanında albümde iki tane "through the corridors" ile "my baby treats me rigt..." "ara müzik" diyebileceğimiz şarkı bulunuyor. Son olarak da grubun şahsi favorilerimden biri olan Awake and Nervous'tan bahsedebiliriz ki grubun beyni sayabileceğimiz Martin Orford'un performansına dikkat çekmemiz gereken şarkılardan biri.

IQ

Peter Nicholls / Vokal
Mike Holmes Akustik & Elektrik Gitar
Martin Orford / Klavye, Synthesiser, Mellotron
Tim Esau / Bass
Paul Cook Davul, Vurmalılar

TALES FROM THE LUSH ATTIC

01 - The Last Human Gateway – 19:57
02 - Through the Corridors – 2:35
03 - Awake and Nervous – 7:45
04 - My Baby Treats Me Right 'Cos I'm a Hard Lovin' Man All Night Long – 1:45
05 - The Enemy Smacks – 13:49
06 - Just Changing Hands – 10:18 


7 Ocak 2017 Cumartesi

the Microphones - It Was Hot, We Stayed in the Water (2000)



Nereden başlayıp, nasıl anlatmalı bilmiyorum. Elimizdeki ne bir progressive grubu ne psych ne de benzer klasik türler içerisinde değerlendirilebilecek bir grup. Ancak sanıyorum hem bizim buralarda(memleket semalarıdır kastettiğim) az biliniyor olması hem de son bir aydır tekrar radarıma giriş yapması, üstelik bu sefer öyle böyle değil, duş aldıktan hemen sonra dışarı çıkınca çarpan soğuk gibi ani ve sert bir giriş! Beni bu yazıyı yazmaya hatta paylaşmaya itiyor. Grubun adı the Microphones ve bu, birbirini takip eden şekilde üzerinde duracağım üç albümlerini kapsayacak olan üç ayrı yazının birincisi...



It was hot we stayed in the water, 2000 tarihinde Birleşik Devletlerin underground müzik çevrelerinde kendi çapında bir üne sahip olan plak şirketi k records tarafından yayınlandığı zaman elverum'un projesinin bu ilk "gerçek" albümünün elverum'un daha önceden bağlantılı olduğu deneysel gruplar; old time relijun veya d+'tan daha büyük bir iz bırakacağını, daha çok tanınacağını düşünmüyordu. Bunda haksız da sayılmazlardı çünkü hem elverum henüz şarkı yazarlığında ve prodüktörlükte varacağı seviyenin çok uzağındaydı hem de albüm bir bütün olarak sorunları olan bir albümdü.

Elverum the Microphones'u kurana kadar Washington civarında çeşitli noise rock, no wave gruplarıyla takılmış, punk hissiyatlı yapı bozumcu bazı albümlerin altına davulcu olarak imza atmış acayip bir adamdan farksızdı. Ancak the Microphones'u kurduktan sonra yayınladığı ilk bütünlüklü albümü Don't Wake Me Up ile başlayarak hem noise hadisesinden uzaklaşıp folk müziğe ve saha kayıtlarına kaydığının işaretlerini verecek hem de bir müzisyen olarak kişiliğinin tam da bu acayip, noise ile folkun buluştuğu bu noktaya ait olduğunu keşfedecekti.

It was hot we stayed in the water işte tam da bu keşiften sonra geliyor, albüme bütünlüklü bir tanım yapmak istersek sanıyorum hemen aklımıza "lo fi" gelecektir. Ancak hem Elverum'un bütün kayıtlarını dinlemiş biri olarak hem de iyi kötü bir müzik kulağına sahip sıkı bir müzik dinleyicisi olarak durumun bundan karmaşık olduğunu söylemek durumundayım, Elverum bir gelenek haline getireceği eklektik yaklaşımının ilk nüvelerini burada gösteriyor ve aynı şarkı içerisinde akustik folktan, noise rock benzeri enstürmental kopuşlara, bunlardan klasik rock formatına ondan da salt vokal dışında hiç bir ses duymadığımız "müzikli şiir okumalarına" kendisini atabiliyor, albüm için de benzer şeyler söylenebilir, albümü açan the pull genel olarak akustik folk gibi başlayan ancak hiç beklemediğiniz anda dünyanın en büyük kapanışını yapıyormuş havasına giriverebilen bir şarkıyken, the drums salt davulların neredeyse bir geçit töreni bandosu havasında giderken bir anda sanki bu bando zincirleme bir kazaya karışmış gibi kaotik bir hal alabiliyor veya the glow gibi neredeyse neutral milk hotel'den çalıntıymış gibi duran bir "lo fi" havasıyla başlayıp bir anda kendi iç dinamiğine sahip bitmeyen bir soloya dönüşebilen şarkılara bağlanabiliyor.

Ancak sanıyorum albümün ve bu birbirini takip edecek olan üç yazının ( ve albümün) en önemli noktası olan "öykü" bu albümlerin ve tabii ki "it was hot..."'ın en önemli etmeni. bu devam eden öykü zamanla kendi içinde bir anlam kazanmaya başlamış olsa da hiç bir zaman kendini açmamış özellikle de motivasyonu her zaman belirsiz kalmış bir öykü. Olay şu: it was hot..., the glow pt.2 ve mt. eerie, bir karakterin ölümünü kendisine tema seçen üç albüm. Bildiğimiz ise şu; the glow pt. 2 karakterin ölümünü anlatırken, mt eerie işi mistik bir boyuta taşıyarak karakterin ölümünden sonrasını anlatmaktadır. Peki o halde, it was hot'ın anlattığı nedir? Doğruyu söylemek gerekirse it was hot...'ın özlü olarak kendisini takip eden albümler gibi bir öykü anlatmak derdi olup olmadığından emin değilim ancak ölüm temasını ve daha sonraki albümlerde duyacağımız bazı motifleri burada da buluyoruz. The Glow Pt.2'deki deniz motifinin It was hot'ın da temelini oluşturması; "ice", "the glow", "the pull" gibi şarkıların sözleri itibariyle bu anlatı içerisinde yer alıyor olması ihtimali çok yüksek. Ama unutulmamalı ki bu albüm içerisinde bir adet Eric's Trip coverı ( Sand) bir adet de Karl Blau göndermesi ( Karl Blau) barındıran özlü olarak konsept olmayan bir konsept albüm.


Özetlemek gerekirse: It was hot we stayed in the water, belki bu blogu takip edenlerin pek çoğunun ilgisini çekmeyen bir müzik türüne ait bir albüm ( en azından kağıt üzerinde) ancak yine bu satırları okuyan herkesi temin ederim ki Elverum'un projesi ve sırasıyla inceleyeceğim üç albüm de psych'a ilgi duyan herkese hitap ediyor çünkü aynı meraklı ruh, aynı deneycilik kendisini burada da gösteriyor. sanıyorum daha fazlasına da ihtiyaç duymuyoruz. Duymamalıyız.